BİRİKİM – PAYLAŞIM
“Gök yüzünün başka rengi de varmış.
Geç öğrendim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış.
Her doğan günün bir dert olduğunu
İnsan bu yaşa gelince anlarmış.”
…………………………………….
Otuz Beş Yaş başlıklı şiirinde böyle söylüyor Cahit Sıtkı TARANCI,
çocukluk, gençlik yıllarını ayakları biraz yerden kesik, aklı biraz havada, kendi sınırlarının biraz dışında yaşamaya çalıştığı için başının derde girdiğini, düş kırıklıkları yaşadığını, acılar çekmek zorunda kaldığını, ama sonunda gücünün nelere yetebileceğini anladığını, başka bir deyişle haddini öğrendiğini anlatmak ve öğrendiklerini bizimle paylaşmak amacıyla…
Geç öğrenen yalnız Cahit Sıtkı mı gökyüzünün başka renginin de bulunduğunu, taşın sert olduğunu, suyun boğduğunu, ateşin yaktığını? Bizler de geç öğrenmiyor muyuz her gün, her adımda yolumuzu kesen, başımıza yağan taşlarla, boyumuzu aşan boz bulanık sularla, yüreğimizi yakan çaresizlik ateşleriyle baş etmeyi? Her doğan günün bize çoğu çözümsüz gibi görünen yeni sorunlar, yeni sıkıntılar getirdiğini ve bunların çözümünde sevgili anne – babamızın artık yanımızda olmadıklarını? Çaresizliğimizin tek çaresinin yine kendimiz olduğunu kolay mı öğreniyoruz? Kolay mı öğreniyoruz elden gelenin öğün olmayacağını, onun da vaktinde gelmeyeceğini?
Küçük çocukları bilirsiniz, bir süre babalarının her şeye güç yetirebileceklerine inanır ve bu inançlarını arkadaşlarına “Benim babam senin babanı döver!” diye ifade ederler. Söylediklerine inanırlar da. Çünkü gerçekten güçlü bir babaya ihtiyaçları vardır. Kendilerine gemiler, uçaklar satın alınsın isterler ciddiyetle, ısrarla… İstekleri doğal olarak reddedilince şaşar kalırlar. Alın size düş kırıklığı, alın size taşın sert olduğu, ateşin yaktığı, suyun boğduğu bilgisi… mi? Yok efendim, nerde o günler daha? Bunları öğrenmek için ayağımızı, başımızı daha pek çok kez taştan sert kurallara, imkansızlıklara çarpmamız, kredi kartları kılığına bürünmüş bulanık sulara pek çok kez batıp çıkmamız, kanlı ağızlarını türlü maskelerle gizlemiş kan emici kurtlara, kurnaz tilkilere yem olmamız gerekir. Sonunda bir kısmımız bir şeyler öğreniriz bu savaş içinde ve daha az zararla çıkmaya başlarız işin içinden. Öğrendiklerimizi biriktiririz anılarımızda ya da yazılarımızda, gerektiğinde kullanmak ve başkalarıyla paylaşmak için. Bir kısmımızın ise yaşadıklarından ders alma yeteneği de, başkalarının biriktirdiği derslerden yararlanma yeteneği ve niyeti de yoktur yazık ki… Ruhen ve zihnen o “Benim babam senin babanı döver!” “Baba bana gemi al, uçak al” çağında kalakalmışlardır. Ne ders alırlar yaşadıklarından, ne başkalarının derslerinden yararlanmayı akıl ederler. Beklerler sadece, “bir seçim dönemi daha gelsin, kapımıza biraz kömür, biraz nohut – bulgur bırakılsın vereceğimiz oylar karşılığında” diye. Bir sonraki seçimde yine oy’larını sadaka karşılığı satmaları için özellikle eğitimsiz, yoksul, işsiz ve çaresiz bırakıldıklarını bir türlü anlayamazlar.
Bu nedenledir ki, yaşama savaşından çıkardığımız dersleri yalnızca kendimiz içi biriktirip saklamak yetmez. Bu bilgileri başkalarıyla paylaşmamız gerekir. Doğru bilgiler yalnızca bizim malımız değil, tüm insanlığın ortak mirasıdır. İnsanlığın gelişmesi bilginin üretilmesi, biriktirilmesi ve mutlaka paylaşılması ile mümkünüdür. Bilgilerimizi biriktirmek ve paylaşmak insanlık görevimizdir.