BEYİN KİMYAMIZDAN NE HABER ?
“Keşke öyle demeseydim, öyle yapmasaydım…” ya da “Şimdiki aklım olsaydı…” gibi sözlerle anlatılan pişmanlık duygularını yaşamayan var mı aramızda?
Yukarıdaki soruyu dürüstçe yanıtlayacak olursak pek çoğumuz pişmanlık duygusunu zaman zaman yaşadığımızı itiraf etmek durumunda kalırız. Peki, sonrasında pişmanlık duyacağımız davranışlarda bulunmamızın, sonradan pişman olacağımız sözleri söylememizin sebebi nedir?
Çok aç, çok susuz, çok yorgun, çok uykusuz… olduğumuz zamanlarda en çok istediğimiz şey bir an önce yemek yemek, su içmek, dinlenmek, uyumak… kısacası ihtiyaçlarımızı bir an önce karşılamaktır. Bu ihtiyaçlarımızın karşılanmasını çabuklaştıracak, kolaylaştıracak yaklaşımlar bizi sevindirir; yüzümüzü güldürür; bu yaklaşımlarda bulunanlara teşekkür etme gereğini duyarız. Bizi ihtiyaçlarımızı giderme çabamızdan alıkoyan ya da söz ve davranışlarıyla işimizi zorlaştıran, engelleyen olaylara, kişilere karşı değişik tepkiler gösteririz. Bu tepkilerimiz, karşımızdakinin gücüne göre hoşnutsuzluk gösterme, lanet okuma, bağırıp çağırma, hakaret etme, sövüp sayma, itip kakma, hatta kaba kuvvet kullanma gibi sonradan kendimize yakıştıramayacağımız biçimlerde ortaya çıkar. Bu tepkisel davranışlarımız bir yandan karşımızdakini incitir, kırar, ya da bize karşı aynı davranışlarda bulunmaya zorlayıp karşılıklı zararlar görmemize neden olurken bir yandan da yukarıda sözünü ettiğim pişmanlıkları yaşamamıza yol açar. Böylesi durumlarda kişilik ve kültür yapımız el veriyorsa pişmanlık duyduğumuz davranışlardan ötürü karşımızdakilerden özür diler ya da “Haksız da olsam ben özür dilemem arkadaş!” ilkelliğine yatarız.
Sonradan pişmanlık duygusunu yaşamamıza yol açan söz ve davranışlarımızın nedeni yalnızca açlık, yorgunluk ve benzeri durumlar değil elbet. Yaşadığımız travmalar, felaketler, korkular, büyük acılar, tacizler, kullandığımız ilaçların yan etkileri, alkol ve uyuşturucular, salgı bezlerimizin çalışmasını hızlandıran ya da yavaşlatan hastalıklar da kimyasal dengemizin, dolayısıyla beyin kimyamızın değişmesine, aynı bir olayı , sözü, davranışı, jesti ya da nesneyi farklı biçimlerde algılamamıza ve değerlendirmemize, farklı tepkiler göstermemize yol açar. Kısaca söylemek gerekirse beyin kimyamız iç ya da dış etkenlerle değiştikçe tepkilerimiz, davranışlarımız da değişir ve belli bir durumdaki tepkimizi o an doğru ve yerinde olarak değerlendirirken beyin kimyamızın değişmesiyle birlikte aynı tepkimizi saçma, haksız, aptalca ve benzeri sıfatlarla değerlendirmeye, pişmanlık duymaya başlar, yeterince insanlaşmışsak o söz ve davranışlarımızla kırdığımız, incittiğimiz insanlardan özür dilemenin yollarını ararız.
Beyin kimyamızı saldırganlaşmamıza yol açacak biçimde bozan, değiştiren etkenlerden biri de ezberimizin bozulmasıdır. Ezber dediğimiz şeyler, bize inanç, töre, gelenek – görenek, ahlak ve benzeri konularda mutlak doğru olarak kabul ettirilmiş, tartışılmaya, sorgulanmaya, eleştirilmeye kapalı, uygulanması cennetle ödüllendirilmeye, ihlalleri ise cehenneme atılma yaptırımına bağlanmış kurallardır. Yine kontrolleri altında bulunduğumuz çevrelerce bize mutlak doğru diye dayatılmış siyasi ve felsefi görüşler de dışlanma korkumuzdan beslenen ve mahalle baskısıyla desteklenen ezberlerdir ki farklı görüşlerde olanlara karşı düşmanca, saldırganca davranmamızın başlıca nedenlerini oluştururular. Ezberimizdeki inanç, düşünce ve siyası kalıpların doğruluğunu gözden geçirip varsa yanlışlarımızı düzeltmek gibi zahmetli bir işe girişip kafa yormak yerine farklı inanç ve siyasi görüş sahiplerini topa tutmak, hatta kılıçtan geçirmek çok daha kolayımıza gelmektedir.
Özetlemek gerekirse, herhangi bir nedenle birilerine karşı düşmanca davranma gereğini duyduğumuzda gerçek bir savunma zorunluluğu
bulunup bulunmadığını incelememiz, eğer gerçek bir neden varsa sorunu barışçıl yöntemlerle çözmeye yönelmemiz, saldırganlık duygularımız haklı bir nedenden değil de beyin kimyamızdaki ani değişmeden kaynaklanmışsa ya da birilerinin dolduruşuna, kışkırtmasına geldiğimizi, başkalarına alet olmak noktasında bulunduğumuzu, başkaları yerine dövüşmekle görevlendirildiğimizi, kısaca kullanılmakta olduğumuzu fark edersek sonrasında pişman olacağımız söz ve davranışlardan hemen vazgeçmeliyiz. Bize yönelmiş düşmanca söz ve davranışlara anında benzer karşılık vermek yerine saldırının saldırganın kötü niyetinden mi, beyin kimyasının bir şekilde bozulmuş olmasından mı ya da dolduruşa getirilmiş olmasından mı kaynaklandığını anlamanın ve gereğini buna göre yapmanın daha doğru olacağı düşünülebilir. Siz ne dersiniz?