AH BU ÇIĞLIKLAR
AH BU ÇIĞLIKLAR, SESSİZ ÇIĞLIKLAR!
İnsanların yarısı açlıktan, yarısı sevgisizlikten ölür diyor bir ruhbilimci. Çevremize dikkatlice baktığımızda bunu kolayca görebiliyoruz. Kalabalıkların ortasında ne çok insan var ki bir günaydın, nasılsın diyenleri, yüzlerine içtenlikle gülümseyenleri yok. Ne aile bireyleri farkında onların ne aynı okulda birlikte bulundukları öğretmen ve öğrenciler ne aynı masada çay içtikleri kahvehane müşterileri ne aynı atölyede birlikte çalıştıkları işçiler, işverenler ne sokakta içlerinde yürüdükleri kalabalıklar. Kimse umursamıyor onları, kimse varlıklarının farkında değil sanki… Düpedüz yok sayılıyorlar. Tıpkı ortaçağda kiliselerce aforoz edilmiş zavallılar gibiler. Oysa haklarında verilmiş aforoz hükümleri yok… Ne kendileri biliyorlar yok sayılmalarının nedenini ne de yok sayanlar. Bir fiili durum, bir fili zulüm sürüp gidiyor işte… sevilmediklerini, istenmediklerini, önemsenmediklerini algıladıkları her nefeste yeniden, yeniden ölüyorlar.
İnsanlığın tarih boyunca bulabildiği en ağır işkence yöntemi aforoz. Aforoz edilenle hiç kimse konuşamaz, görüşemez. Aforoz edilen yaşam boyu dışlanır, görmezden gelinir, yok sayılır. Aforoz edilenle iletişim kurmaya kalkışanın cezası da aforoz edilmektir. Aforoz cezası, günümüzde tecrit adı altında ancak en ağır suçları işlemiş en uslanmaz hükümlülerin kısa bir süreliğine daracık tecrit odalarına kapatılıp kimseyle görüşmesine imkan tanımadan, tek başlarına tutulması şeklinde çok basitleştirilmiş, hafifletilmiş olarak uygulan- maktadır. Buna rağmen hükümlüler, fiziksel işkencelerden bile daha çok korkarlar tecritten.
Aforoz yalnız ortaçağda, tecrit odaları yalnız cezaevlerinde mi? Öyle olsaydı eğer, evlerimizde, meydanlarda, okullarda, işyerlerinde soğuk savaşlar yaşanır mıydı? İnsanlar dışlanmışlık duygusu içinde, sevgisizlik batağında boğulup giderler miydi hiç? İtip kakarak, aşağılayarak, yalnızca kusurlarını, yanlışlarını görüp yüzüne vurarak, küçümseyerek,
sövüp döverek, sürekli utandırarak, görmezden gelerek, yok sayarak değersizlik, istenmezlik, sevilmezlik duygusuna boğduğumuz eşlerimiz, çocuklarımız, kardeşlerimiz, annelerimiz, babalarımız, yakınlarımız varlıklarını bize ve çevreye hissettirmek için çaresizce, umutsuzca fakat sessizce çığlıklar atarlar, atarlar, atarlar mıydı hiç?
Beden diliyle atılır sessiz çığlıklar; evden kaçıp gitmelerle, göz yaşlarıyla, garip kılıklarla, aşırı makyajlarla, boğucu parfümlerle, kabadayılıkla, yapmacık şuhluklarla, gereksiz gürültü patırtıyla, gösterişe kaçan davranışlarla… atılır. Çoğumuz edepsizlik, terbiyesizlik, saygısızlık, saldırganlık olarak algılarız sessiz çığlıkları. Rahatsız oluruz. Bu çığlıklara anlayışla, sevgiyle yaklaşmak, bu sessiz çığlıkları atanların var olduklarını, değerli olduklarını anladığımızı, onları yok sayanların yanıldıklarını düşündüğümüzü hissettirmek yerine kolaycılığı seçeriz: Onları görmezden gelmeye, yok saymaya, yanlarından uzaklaşmaya ya da düpedüz kovmaya çalışırız. Oysa amaçları bizi rahatsız etmek değildir onların. Tek istekleri dikkatimizi üzerlerine çekmek, var olduklarını, insan olduklarını, değerli olduklarını.. görmemizi sağlamaktır. Bundan başka amaçları yoktur sessiz çığlıklar atanların.
Çok şey mi istiyor bu insanlar? Bizim isteklerimizden farklı mı istekleri, beklentileri? Biz de var sayılmak, saygı görmek, takdir edilmek, sevilmek… istemiyor muyuz?