TÜM YAZILARIM
AĞLAMAK NEYE YARAR ?
Bir şarkı sözü değil bu yazının başlığı, düpedüz kendimize yöneltmemiz gereken bir soru! Çünkü başımız derde girdiğinde, bir sorunla ya da sorumsuzlukla karşılaştığımızda ilk tepkimiz yakınmak, sızlanmak, hatta ağlamak oluyor. Elbet hüngür hüngür ağlamak değil yaptığımız, ama sıkıntımızı, sorunumuzu çevremizdekilere öyle bir çaresizlik görüntüsü vererek anlatırız ki bizi dinleyenler dinlediklerine pişman olurlar; kendilerini adeta sorunumuzun çözümünden sorumlu hissederler. Çünkü derdimizi anlatma biçimimiz çözüm yolları konusunda bir danışma üslubunda değil, düpedüz “Benim derdim senin derdin, hadi bunu sen üstleniver.” havasındadır. Bu yaklaşım sorunlarımızın çözülmesi bir yana, bizi yalnızlaştırmak gibi hiç istemediğimiz bir sonuca da yol açabilir.
Herkesin kendi derdinin başından aştığı günümüzde başkalarına ağlayıp sızlanmanın dert sahibine psikolojik bir rahatlık sağlaması mümkün ise de derdine derman bulunması konusunda çok da umut verici bir yol değildir. Güçlükler karşısında güvendiğimiz insanlara sığınmak galiba çocukluk çağımızda ailemizin bize karşı takındığı aşırı korumacı tavırlarla yakından ilişkili. Küçük çocuk yürümeyi öğrendiği dönemde doğal olarak sık sık düşer ve düştüğü için çok şaşırır. Bu şaşkınlık anlarında eğer aile bireyleri bir panik havasına girerlerse, doğaldır ki çocuk da paniğe girer ve hem yürüme cesaretini yitirir hem de düştüğü yerden kalkmak için ailesinin yardımını ister; karşılaştığı engelleri kendi çabasıyla aşmaya çalışmak yerine göz yaşını bir silah gibi kullanarak ailesini ve çevresini kendi yerine cepheye sürmeye tevessül eder. Bu yaşlarda edinilen ağlama, sızlanma alışkanlığı, yazık ki çoğu kişide yaşam boyu devam edebilmektedir. Oysa sorunlarımızın ağlayıp sızlanmayla, çözümünü büyüklerimize ve yakınlarımıza havale yoluyla çözülemeyeceği bin bir denemeyle sabittir.
Unutmayalım ki sorunlarımızı çözmelerini beklediğimiz yakınlarımızın, dostlarımızın da kendilerini çok zorlayan sorunları vardır. Doğal olarak herkesin derdi öncelikle kendi derdidir. Öyleyse bizim dertlerimiz de öncelikle kendi dertlerimizdir. “El elin eşeğini ıslık çalarak arar!”, “Yanan kendi derdine yanar!” ve benzeri atasözlerimiz boşuna söylenmemiştir.
Kısaca söylemek gerekirse, bizim derdimiz, yine bizim derdimizdir. Sorunlarımızı çözme görevi öncelikle bize düşer. Ancak dertlerimizden başkalarına ille de söz edecek isek, bu yalnızca onların aynı durumda nasıl bir çözüm bulduklarını anlamak ya da kendi çabamızla bulduğumuz çözümleri, deneyimleri başka sorun sahipleriyle paylaşmak amaçlı olmalıdır. Unutmamalıyız ki çözümler göz yaşı dökmekte değil, zorluklarla akıllıca savaşmaktadır. Yeter ki yapabiliriz, çözebiliriz, başarabiliriz diyelim!
BEYİN KİMYAMIZDAN NE HABER ?
“Keşke öyle demeseydim, öyle yapmasaydım…” ya da “Şimdiki aklım olsaydı…” gibi sözlerle anlatılan pişmanlık duygularını yaşamayan var mı aramızda?
Yukarıdaki soruyu dürüstçe yanıtlayacak olursak pek çoğumuz pişmanlık duygusunu zaman zaman yaşadığımızı itiraf etmek durumunda kalırız. Peki, sonrasında pişmanlık duyacağımız davranışlarda bulunmamızın, sonradan pişman olacağımız sözleri söylememizin sebebi nedir?
Çok aç, çok susuz, çok yorgun, çok uykusuz… olduğumuz zamanlarda en çok istediğimiz şey bir an önce yemek yemek, su içmek, dinlenmek, uyumak… kısacası ihtiyaçlarımızı bir an önce karşılamaktır. Bu ihtiyaçlarımızın karşılanmasını çabuklaştıracak, kolaylaştıracak yaklaşımlar bizi sevindirir; yüzümüzü güldürür; bu yaklaşımlarda bulunanlara teşekkür etme gereğini duyarız. Bizi ihtiyaçlarımızı giderme çabamızdan alıkoyan ya da söz ve davranışlarıyla işimizi zorlaştıran, engelleyen olaylara, kişilere karşı değişik tepkiler gösteririz. Bu tepkilerimiz, karşımızdakinin gücüne göre hoşnutsuzluk gösterme, lanet okuma, bağırıp çağırma, hakaret etme, sövüp sayma, itip kakma, hatta kaba kuvvet kullanma gibi sonradan kendimize yakıştıramayacağımız biçimlerde ortaya çıkar. Bu tepkisel davranışlarımız bir yandan karşımızdakini incitir, kırar, ya da bize karşı aynı davranışlarda bulunmaya zorlayıp karşılıklı zararlar görmemize neden olurken bir yandan da yukarıda sözünü ettiğim pişmanlıkları yaşamamıza yol açar. Böylesi durumlarda kişilik ve kültür yapımız el veriyorsa pişmanlık duyduğumuz davranışlardan ötürü karşımızdakilerden özür diler ya da “Haksız da olsam ben özür dilemem arkadaş!” ilkelliğine yatarız.
Sonradan pişmanlık duygusunu yaşamamıza yol açan söz ve davranışlarımızın nedeni yalnızca açlık, yorgunluk ve benzeri durumlar değil elbet. Yaşadığımız travmalar, felaketler, korkular, büyük acılar, tacizler, kullandığımız ilaçların yan etkileri, alkol ve uyuşturucular, salgı bezlerimizin çalışmasını hızlandıran ya da yavaşlatan hastalıklar da kimyasal dengemizin, dolayısıyla beyin kimyamızın değişmesine, aynı bir olayı , sözü, davranışı, jesti ya da nesneyi farklı biçimlerde algılamamıza ve değerlendirmemize, farklı tepkiler göstermemize yol açar. Kısaca söylemek gerekirse beyin kimyamız iç ya da dış etkenlerle değiştikçe tepkilerimiz, davranışlarımız da değişir ve belli bir durumdaki tepkimizi o an doğru ve yerinde olarak değerlendirirken beyin kimyamızın değişmesiyle birlikte aynı tepkimizi saçma, haksız, aptalca ve benzeri sıfatlarla değerlendirmeye, pişmanlık duymaya başlar, yeterince insanlaşmışsak o söz ve davranışlarımızla kırdığımız, incittiğimiz insanlardan özür dilemenin yollarını ararız.
Beyin kimyamızı saldırganlaşmamıza yol açacak biçimde bozan, değiştiren etkenlerden biri de ezberimizin bozulmasıdır. Ezber dediğimiz şeyler, bize inanç, töre, gelenek – görenek, ahlak ve benzeri konularda mutlak doğru olarak kabul ettirilmiş, tartışılmaya, sorgulanmaya, eleştirilmeye kapalı, uygulanması cennetle ödüllendirilmeye, ihlalleri ise cehenneme atılma yaptırımına bağlanmış kurallardır. Yine kontrolleri altında bulunduğumuz çevrelerce bize mutlak doğru diye dayatılmış siyasi ve felsefi görüşler de dışlanma korkumuzdan beslenen ve mahalle baskısıyla desteklenen ezberlerdir ki farklı görüşlerde olanlara karşı düşmanca, saldırganca davranmamızın başlıca nedenlerini oluştururular. Ezberimizdeki inanç, düşünce ve siyası kalıpların doğruluğunu gözden geçirip varsa yanlışlarımızı düzeltmek gibi zahmetli bir işe girişip kafa yormak yerine farklı inanç ve siyasi görüş sahiplerini topa tutmak, hatta kılıçtan geçirmek çok daha kolayımıza gelmektedir.
Özetlemek gerekirse, herhangi bir nedenle birilerine karşı düşmanca davranma gereğini duyduğumuzda gerçek bir savunma zorunluluğunun bulunup bulunmadığını incelememiz, eğer gerçek bir neden varsa sorunu barışçıl yöntemlerle çözmeye yönelmemiz, saldırganlık duygularımız haklı bir nedenden değil de beyin kimyamızdaki ani değişmeden kaynaklanmışsa ya da birilerinin dolduruşuna, kışkırtmasına geldiğimizi, başkalarına alet olmak noktasında bulunduğumuzu, başkaları yerine dövüşmekle görevlendirildiğimizi, kısaca kullanılmakta olduğumuzu fark edersek sonrasında pişman olacağımız söz ve davranışlardan hemen vazgeçmeliyiz. Bize yönelmiş düşmanca söz ve davranışlara anında benzer karşılık vermek yerine saldırının saldırganın kötü niyetinden mi, beyin kimyasının bir şekilde bozulmuş olmasından mı ya da dolduruşa getirilmiş olmasından mı kaynaklandığını anlamanın ve gereğini buna göre yapmanın daha doğru olacağı düşünülebilir. Siz ne dersiniz?
BİNDİK BİR ALAMETE…
“Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete” diye bir söz var dilimizde, nasıl sonuçlanacağı bilinmeyen, büyük zararlara, hatta felaketlere yol açabileceği düşünülen işlere girildiğinde söylenen… Tek tek kişiler için de, şirketler için de, bütün bir ulus için de geçerli olabilir bu.
Ulusumuz bu günlerde böyle bir durumda: Önümüzde 12 haziran var. 12 haziranda genel seçimler yapılacak. Genel seçimlerde oy kullanacak seçmen sayısı, olması gerekenin hayli üstünde. Bu, bazı seçmenlerin birden fazla listede yer aldığını düşündürüyor. Eskiden bir kişinin birden fazla sandıkta oy kullanmasını önlemek için oy kullanan seçmenin parmağı boyanıyordu, bu da kaldırıldı. Seçmen sayısını olağan üstü arttıran güç, parmak boyasını da kaldırdığına göre, bazı kimselerin birden fazla sandıkta birden fazla oy kullanabileceğini düşünmek her halde akla aykırı değil.
Kullanılan oyların bilgisayarla değerlendirilmesi, üstelik bu değerlendirmede şeffaflığın kaldırılması, muhalefet partilerinin bu konudaki talep ve uyarılarına ilgililerce itibar edilmemesi, partilerin gerçekten aldıkları oy sayıları ile ekrana yansıtılan oy sayıları arasında birilerinin lehine, ötekilerin aleyhine değişiklikler oluşturulması mümkündür ki böyle bir kuşkunun duyulmasına yetip artacak bir çok neden vardır: Son üniversitelere giriş sınavlarında belli bir kesime kolaylık sağlamak amacıyla yapılan şifreleme çirkinliği, yine üniversitelere asistan ve personel alımı sınavlarında yapılan hileli sınav ve işlemler, ihale üçkağıtları ve daha neler neler… Bütün bunlar, 12 haziran seçim sonuçlarının daha şimdiden şaibe altında kalmasına yol açıyor. Kaldı ki İktidar partisinin seçim propagandası çalışmalarında devletin imkanlarını ve bir kısım personelini açıkça kendi hizmetinde kullanması, müflis tüccar gibi hiçbir ahlak anlayışıyla açıklanamayacak kaset saldırıları ve bu saldırıların faillerinin bir türlü bulunamaması ve daha birçok neden, 12 haziran genel seçimlerinin yasalara, ahlaka ve dürüstlüğe uygun sonuçlandırılmayacağı kuşkusunu günden güne güçlendiriyor.
İşte bu ve buna benzer nedenlerdir ki, halkın büyük bir çoğunluğunu bu siyasi gidişten endişelendiriyor. 12 haziran genel seçimini Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti için bir kader seçimi olarak görüyor. Böyle düşünenlere göre Türkiye ya bir cumhuriyet olarak kalacak ya da tek kişinin çağ dışı bir anlayışla yöneteceği bir çöl devletine dönüşecek. Bu nedenle, halkın önemli bir bölümü yazımıza başlık olan o kaygı dolu sözü tekrarlayıp duruyor son günlerde: “Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete!”
Bindiğimiz alameti kıyametin yolundan döndürmek bizim elimizde: Ya Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyete sahip çıkarak oy kullanacağız 12 haziranda, ya da yalaka medyanın kuyruğuna takılıp kendi cumhuriyetimizi kendi ellerimizle yıkacağız. Ne yapacağımız o gün anlaşılacak.
“BİR GARİP ÖLMÜŞ DİYELER”…Mİ?
Türk dilinin ve Türk şiirinin en büyük ustalarından Yunus Emre, yalnız, güçsüz, korunmasız insanların yürek yakan hallerini şu dizeleriyle anlatır:
“Bir garip ölmüş diyeler
Üç günden sonra duyalar
Soğuk su ile yuyalar
Şöyle garip bencileyin.”
Yunus Emre’nin günümüzden sekiz yüz yıl önce yakındığı gariplik, kimsesizlik, önemsenmezlik, istenmezlik günümüzde de öyle yaygın ki … Çevremize dikkatlice bakarsak genç, yaşlı, çocuk, kadın, erkek bir çok insanın toplumun dışına düşmüş bulunduğunu, sağlıkla yaşanabilecek bir barınaktan, düzenli ve sağlıklı beslenme olanaklarından yoksun olduğunu, bedeninin ve giysilerinin kim bilir ne zamandan beri yıkanmadığını, bir selam vereni, bir nasılsın diye soranı bulunmadığını, sınırsız bir sefalet ve korunmasızlık içinde nerede ise bitkisel bir yaşam sürdürdüğünü görürüz. Gördüklerimiz yüreğimizi parçalar… mı? Bir kısmımızın gördüklerinden etkilendiği, bu insanların insanca yaşatılmalarının toplum için insanlık borcu olduğunu düşündüğü, kişisel olanakları ölçüsünde kimsesizlerin kimsesi olmaya çalıştığı muhakkak! Ne var ki büyük çoğunluk bu tabloyu ya görmezden gelir ya da sorumlusu ben miyim der, geçer. Güçsüzlere, kimsesizlere kişisel olanaklarıyla yardımcı olmaya yanaşmadığı gibi toplum adına yerel yönetimlerin ya da devletin bu insanlara sahip çıkmasını istemez. Hatta güçsüzlere, yalnızlara, çaresizlere sahip çıkmaya çalışanlara karşı düşmanca duygular geliştirir.
Doğuştan ya da sonradan ortaya çıkan nedenlerle kendine yetmeyen insanların kendi hallerine bırakılması, görmezden gelinmesi, yok sayılması ve açlığa, çaresizliğe terk edilmesi hiç de insani bir tutum değildir. Gerçi ülkemizde insanların geleceklerini güvence altına almak üzere SSK., Emekli Sandığı, Bağ-Kur gibi birtakım sosyal güvenlik kurumları ile Kızılay, Darülaceze, Çocuk Esirgeme Kurumu, özel bakım evleri türünden kurum ve kuruluşlar kurulmuştur ama yazık ki bunlar hem yeterli, hem de tüm yurttaşları ve özellikle de yukarıda sözünü etmeye çalıştığımız bedensel ya da ruhsal özürleri nedeniyle kendine yetmeyen insanları kapsamamaktadır. Gerçi 65 yaşından büyük muhtaçlara ve 18 yaşından büyük özürlülere maaş bağlanmasını sağlamak üzere 2022 Sayılı Yasa çıkarılmıştır ama bu yasayla sağlanan yardım bu gün için günlük 3 TL’yi geçmemektedir.
Kimsesiz ve konutsuz kalmış, kendine bakamayacak haldeki insanlarımız o düşük maaşı almanın yolunu bulsalar bile yalnızlıktan ve bakımsızlıktan kurtulmaları mümkün değildir.
Gerçekten insanlaşmış insanlardan oluşan gelişmiş toplumlarda kendine yetmeyen, bir şekilde ailenin ve toplumun dışına düşmüş insanların da diğer insanlar gibi insanca ve başkalarıyla bir arada yaşama haklarının bulunduğu tartışmasız kabul edilmekte ve onlara da başka insanlarla bir arada ve sağlıklı, tok, mutlu yaşama ortamları sağlanmaktadır. İnanıyorum ki bedensel, zihinsel, ruhsal, eğitsel, ekonomik ya da herhangi bir nedenle yalnız kalmış, toplumun dışına düşmüş, ailesince dışlanmış insanlarımıza sahip çıkmak, onlara tok, sağlıklı, kendileriyle barışık ve başka insanlarla bir arada, barış içinde yaşama fırsat ve olanaklarını sağlamak, başka toplumlar gibi bize de çok yakışacaktır. Geliniz, insanlarımızın Yunus Emre’nin anlattığı gibi öldükten günlerce sonra fark edilmelerine göz yummamalıyız. Onları yaşarken fark edelim ve yalnızlıktan, çaresizlikten, sevilmeme, istenmeme, dışlanmışlık gibi yıkıcı duygulardan kurtarmak için elimizden geleni yapmayı insanlık borcu sayalım.
Pek iyi de bu konuda neler yapabiliriz? Lütfen bu soruyu önemseyin ve bu konuda neler yapılabileceğini, bize bu konuda ne görevler düştüğünü bir düşünün.
“BİR KİŞİ SİZE EŞEK DERSE…”
“Bir kişi size eşek derse, duymazdan gelin.
İki kişi size eşek derse, aldırmayın.
Üç kişi size eşek derse, neden diye bir düşünün.
Dört kişi size eşek derse, kendinizi iyice gözden geçirin.
Beş kişi size eşek derse, hiç durmayın, kendinize bir semer alın… “
Yukarıdaki sözü kim söylemiş, bilmiyorum; ama galiba doğruluk payı oldukça yüksek bir söz.
Beğenilmek, kusursuz olmak, yeterli olmak, takdir edilmek… Neredeyse tüm insanların ortak beklentisi. Kim kendisi için böyle değerlendirmeler yapılsın istemez ki? Bize sadece iltifat olsun diye söyleniveren bu anlamdaki sözler bile pek hoşumuza gider. Görünüşte tevazu’ya yaslansak bile içten içe havalara gireriz. Ama işimize ya da kişiliğimize son derece iyi niyetli bir eleştiri ya da uyarı yöneltilmeye görsün; hemen celalleniriz: “Sen beni eleştirebilecek, uyarabilecek, anlayabilecek vs., vs., seviyede adam mısın ki? (Bizim seviyemiz her neyse.) Haddini bilmez herif sen de!”… diye saydırırız. Bu itirazlarımızı karşımızdakinin yüzüne haykırmayı gözümüz yemiyorsa, içimizden ya da arkasından sülalesine kadar nesi varsa saydırırız. Kısacası övülmeye açığız da bize eşek diyenin vay haline…
Bunda şaşılacak bir yan yok; çünkü dostça ya da düşmanca eleştiriler, gerçeklik payları olsun ya da olmasın, bizi kendi kimliğimiz ve kişiliğimiz konusundaki tam güvenimize karşı kuşkuya düşürür. “Acaba kendime olan güvenim sağlam temellere oturmuyor mu, kendi hakkımda yanılıyor muyum?” gibi çok rahatsız edici sorular uykumuzu kaçırır. Bizi bu tür sıkıntılara sokan kişileri, sözlerinde haklı olup olmadıklarına bakmaksızın, ayağımıza batmış bir diken gibi çevremizden söküp atmaya kalkışırız. Peki, onlara karşı böyle davranmamız doğru mudur? Ya uyarıları, eleştirileri bize düşmanlıklarından değil de dostluklarından, iyi niyetlerinden doğuyorsa?
Uyarı ve eleştirileri öfkeyle, önyargıyla ve ilkel savunma güdümüzle karşılayıp “Ulan sen kim oluyorsun da beni eleştiriyorsun, bana akıl veriyorsun.” gibi yakışıksız tepkiler göstermek yerine “Bu uyarı ve tepkilerde haklılık payı var mı? Ben yanlış mı davrandım, varsa hatamı düzeltebilir miyim?” diye düşünmekte yarar vardır. Böyle bir değerlendirme sonunda kendimizde kusur bulursak hem yanlışımızdan zarar görenlerden özür dileyip kusurumuzu düzeltmek hem de haklı ve yerinde uyarılarından dolayı karşımızdakine teşekkür etmek gereğini duyabiliriz. Böyle bir tutum bize hiçbir şey kaybettirmez, aksine bizi dostça uyaran, eleştiren kimselerle yeni dostluklar kurma ve kendimizi geliştirme olanağını verir. Öte yandan, bize yöneltilen uyarı ve eleştirilerin yanlış bilgi ve değerlendirmelerden kaynaklandığı sonucuna varırsak, hem karşımızdakini doğru bilgilendirme hem de bizi iyi niyetle uyardığı, eleştirdiği için kendisine teşekkür etme fırsatını buluruz.
Dedikodu ve gıyapta yerme bütün çağlarda, bütün dünyada ve bütün kültürlerde kınanmıştır. Buna rağmen, başkalarıyla ilgili konuşmalarımızda konu onların iyilik ve başarılarından çok, kötülükleri ve başarısızlıklarıdır. Bu, galiba çalışıp büyüme yerine başkalarını küçültüp onlardan büyük görünmeye yatkınlığımızdan geliyor. Ne de olsa çalışıp büyümek gibi zahmetli bir yola göre başkalarını küçültmek çok kolay ve kısa bir yol. Bu nedenle insanların bir kısmı bu yolu seçmekte pek sakınca görmüyorlar.
Bize yöneltilen uyarı ve eleştirileri değerlendirirken insanlığın bu zaafını da dikkate almakta yarar vardır. Düşmanca, haksız ve yanlış bilgiye dayalı uyarı ve eleştirileri çok önemsememek gerekir. Ancak birbiriyle ilgisiz bir çok kişi hakkımızdaki uyarı ve eleştiride birleşiyorsa, ortada yanlış bilgi ve değerlendirmeden başka bir durumun bulunduğunu, eleştiriye konu davranışlarımızın yanlış bilgiden, yanlış değer yargılarından, ağır bencillikten ve daha bunlara benzer bir çok nedenden kaynaklandığını, başka bir deyişle artık semer alma vaktimizin geldiğini… anlayıp hangi yolu izleyeceğimizi kararlaştırmak gerekir. Ya semercinin önünden geçip ahıra giden yolu seçeceğiz ya da yanlışlarımızdan, bencilliğimizden, kabalığımızdan… vazgeçip insanlaşma yolunu seçeceğiz. İnsanlaşmak zor fakat onurlu, semer almak kolay fakat küçültücü… Özgürüz, istediğimiz yolu seçebiliriz…
BİRAZ MAYMUN MUYUZ NE?
“Görmeyiniz, duymayınız, söylemeyiniz…” Ya da “Görmedim, duymadım, söylemedim…” sözleriyle ve biri gözlerini, ikincisi kulaklarını, üçüncüsü de ağzını kapatan üç maymun görüntüsüyle önerilen bir davranış biçimi var: Toplumları çürüten, bireylerin toplumsal değerlerini sıfırlayan, cinayetlere, hırsızlıklara, güçlülerin güçsüzleri gönüllerince istismar etmelerine göz yummamızı öneren bir davranış biçimi. Bir çeşit toplumsal kanser!
Kendimize çokça yakıştırdığımız bu üç maymun tavrı maymunlarda da var mı, bilmiyorum ama yine maymunlara yakıştırdığımız taklitçiliğin aslında düpedüz insanlara özgü olduğu herkesin bildiği bir şey. Ne çok insan var ki ömrü başkalarına benzemeye çalışmakla geçiyor. Giyim kuşamlarıyla da, tavırlarıyla da hep başkaları gibi olma telaşındalar. Tutup taklit yanlarını ayıklasanız, ortada kendilerine ait hiçbir şey kalmayacak gibi. Koskoca bir ömrün israfı değil mi bu? Yazık değil mi? Yüz yıllar boyunca uyguladığımız ezberci, nakilci eğitim sistemimizle çocuklarımızı hep başkalarını taklide yönelttik. Düpedüz akıl dışı, düpedüz hurafe olan hikayeleri ezberletirken “Gerçekte böyle olabilir mi?, Başka bir şekilde de olabilir mi?, Neden böyle olmuş?, Bu çözüm yolu kimin işine yarar?, Başka çözüm yolları da bulabilir miyiz?, Daha iyi bir çözüm yolu bulabilir miyiz?” … gibi, çocuklarımızı sorunları ve dünyayı daha iyi, daha doğru anlamaya, açıklamaya yöneltecek bilimsel yaklaşımlardan özellikle uzak tutmakla geldik bu günlere. Ve… eğitim sistemimizi kör topal da olsa bilimselleştirmeye çalışan Cumhuriyet dönemimizi bu necip milletin yüce iradesiyle tarihe gömüp geleceğimizi yeniden nakilci alim – ulemanın mübarek (!) ellerine teslim ettik. Saye-i dil-ara-i demokraside olur böyle şeyler, ne diyelim?…
Neyse, biz dönelim maymunlarımıza… Maymunlar taklitçi mi? Maymunlar insanları taklit ediyorlar mı? Bilmiyorum. Peki insanlar maymunları taklit ediyorlar mı? Bunu da bilmiyorum. Ama maymunlarla insanların benzer sorunlar karşısında benzer çözümlere yöneldikleri, benzer davranışlarda bulundukları primatologlarca (maymunbilimcilerce) saptanmış bir gerçek!
Örnek mi istiyorsunuz? Buyurun: Köprü gibi kullanılabilecek devrik bir kütük üzerinde karşılaşan iki maymun sürüsünün liderleri birbirine yaklaşıp karşısındakini dikkatle inceler, Kendisini karşısındakinden zayıf hisseden, güçlü olanın testislerini okşamak suretiyle onun üstünlüğünü kabul ettiğini açıkça belirtir, sonra arkasını dönüp kuyruğunu kıstırarak geri çekilir, köprüyü güçlünün ve sürüsünün geçişine açar. Ancak güçlünün ve sürüsünün geçip gitmesinden sonra, güçsüz lider ve sürüsü köprüden süklüm püklüm karşıya geçer… Tabii, bu arada güçsüzün sürüsü sayıca bir miktar azalır, çünkü tebaasının bir kısmı, kendine daha güçlü bir lider bulup peşine takılmıştır. Tebaa için sürü başının kimliğinin ne önemi var? Yeter ki güçlü olsun, en güçlü olsun…
İnsanlar için de aynı şey değil mi? İnsanlar, kendilerinden daha güçlü olanların gölgesine sığınmıyorlar mı? Sonra daha güçlü birileri ortaya çıktığında onun gölgesine taşınmıyorlar mı? Siyasi iktidarı ele geçirenlerin partileri yeni üye akınına uğramıyor mu? Amerikan siparişiyle yönetime el koyan Kenan Paşa %92 oyla devlet başkanı seçilmedi mi? Şimdi arkasından sövüp sayanlar onun anayasasına oy vermemişler miydi? Aynı destekçiler şimdi yenisi için çırpınmıyorlar mı?
Biyologların, primatologların, genetik bilimcilerin tespitleri bir yana, ben, insanların ve maymunların kendilerinden güçlüler karşısındaki, hele de iktidar karşısındaki benzer tavırlarını gördükçe sormadan edemiyorum: İnsanlığımızdan elbet kuşkumuz yok ama bunca benzer davrandığımıza göre biraz da maymun muyuz ne?
BİZİM NEYİMİZ EKSİK ?
“- O işi sen mi yapacaksın? Güleyim bari..”
…………………………
“- Sen aptalın tekisin be kardeşim, o işi başarmak kiiiim, sen kim?”
…………………………
“-Sus, aptal, sen zaten ne bilirsin ki?, Ne yapabilirsin ki?”
…………………………
“- Mankafa, gerzek, dumkof, beceriksiz…”
Hangimiz çocukluğumuzda evimizde, okulumuzda, gençliğimizde çalıştığımız iş yerlerinde arkadaşlarımızdan, ustalarımızdan, işverenlerimizden ya da rakiplerimizden böylesine kırıcı, yıkıcı, kendimize güvenimizi sarsıcı darbeler almadık? Bu hançerleri kalbimize saplayanlara sorarsanız amaçlarının bizi eleştirmek, çalışmaya, başarıya yöneltmek olduğunu söylerler. İyi niyetlerinden kuşku yok elbet, ancak sonuca bakılırsa bize yönelttikleri eleştirilerin üslubu ve söz malzemesiyle gönlümüzü delik deşik ettikleri, özgüvenimizi yere serdikleri, tabir caizse kaş yapayım derken göz çıkardıkları apaçık ortada. Öyle ki, özgüvenimiz yok olduğu için artık hangi işi yapmamız önerilse “Olmaz yahu, ben yapamam efendim, bu iş beni aşar kardeşim…” gibi acınası sözler eşliğinde teslim bayrağını anında göndere çekiveririz. Bu teslimiyetlerimiz işlerin güçlüğü karşısında yaptığımız bir muhasebenin, bizim gücümüzle işin hacminin karşılaştırılması sonucunda varılan gerçek yargının sonucu değil, çevremizin bize peşin peşin kabul ettirdiği bir yetersizlik duygusunun ifadesidir. Düpedüz bir psikolojik sorundur.
Çevremize dikkatlice bakarsak bizim yapmayı göze alamadığımız nice işi birçok kişinin hiç zorlanmadan yapa geldiklerini görürüz. Üstelik bu insanların fizikçe, ruhça, bilgi ve beceri birikimleriyle bizden çok da farklı olmadıklarını fark ederiz. Pekiyi, nasıl oluyor da onlar bizim göze alamadığımız işleri yapma cesaretini kendilerinde bulabiliyorlar? Evet, onlar bu cesareti kendilerinde bulabiliyorlar, çünkü yüreklerine bizim yüreklerimize saplanan hançerler saplanmamış. Onlara “Sen aptalsın, gerzeksin, sen yapamazsın…” gibi sözler en aşağılayıcı, küçümseyici biçimde söylenmemiş. En küçük kusurları fırsat bilinerek yerin dibine batırılmamışlar. Onların beyinlerine, dillerine “yapamam, edemem, bilemem, beceremem…” gibi sözcükler kazınmamış. Onlar kendilerini yapamamaya, bilememeye… mahkum etmiyorlar. Onlar kendilerine güveniyorlar. Sorun bu kadar basit aslında. Yeter ki dilimizden, beynimizden , yüreğimizden şu “yapamam, edemem, bilemem … “ gibi marazi sözcükleri silip atalım. Pekiyi, biz bunu yapabilir miyiz? Elbet yaparız. Bizim, onlardan neyimiz eksik?
DEĞERİMİZİ ARTIRABİLİR MİYİZ ?
Aynı hammaddeden yapılmış ne çok şey var çevremizde !
Sobamızdaki odun, mangalımızdaki kömür, sandalyemiz, masamız, mobilyamız, kapımız, çerçevemiz, bastonumuz hep ağaç asıllı. Mutfağımızdaki çatal, kaşık, bıçak, tava, tencere, kolumuzdaki saat, dolma kalemimizin ucu, cebimizdeki anahtar, otomobiller, gemiler, uçaklar, iş makineleri ve motorları, uzay araçları, cerrahların kullandığı kesiciler ve daha niceleri hep metalden yapılmıştır.
Hammaddeleri aynı olsa da, nesneleri birbirinin yerine kullanamayız. Örneğin sobamızda çok işe yarayan yakacak odunu kapımızın, sandalyemizi penceremizin, mangal kömürümüzü masamızın … yerine kullanamayız. Tümü metalden yapılmış olsa da inşaat demiri pulluğun, pulluk saatin, saat mutfak aletlerinin, traktör uçağın, uçak uzay aracının yerine kullanılamaz. Çünkü insanın eli ürünü olan hiçbir şey, yapıldığı hammaddeden ibaret değildir. İnsan, tüm hammaddeleri kendi amaçlarına, kendi ihtiyaçlarına göre işler, biçimlendirir. Örneğin tartıldığında 5 kilogram gelen bir ahşap sandalye artık 5 kilogram yakacak odundan farklı ve elbet daha pahalı olan bir şeydir. Kolumuzdaki saat, aynı ağırlıktaki metal parçasından çok farklı ve değerli bir nesnedir.
Örneğin traktörün üretiliş amacı toprağın en iyi şekilde sürülmesidir ve o bu işe göre tasarlanıp biçimlendirilmiştir. Ancak istersek traktörü taşıma ya da binek aracı olarak da kullanabiliriz. Ekmeği baltayla, odunu bıçakla kesmeye kalkışmak da mümkün elbet; ancak nesneleri asıl üretim amaçları dışında kullanmanın akla ve ekonomiye ne ölçüde uygun düşeceği de dikkate alınmalıdır.
İnsanın, nesneleri kendi amaçlarına, kendi çıkarlarına uygun biçimde tasarlayıp uygun malzeme kullanarak üretmeye çalıştığı, günlük yaşamımızda sayısız kez tanık olduğumuz bir gerçek. Bir başka gerçek de şu ki, insan, yalnız topraktan, maden ocaklarından, ormanlardan, hayvanlardan elde ettiği hammaddeleri işleyip şekillendirmekle yetinmez. İnsan, kendi meşrebi, kendi amaçları, kendi çıkarları doğrultusunda eğitimini ele geçirdiği başka insanları vasıfsız işçiden uzay mühendisine, doktordan kiralık katile, yurtseverden göbeğini kaşıyana, vatan satıcısına, paralı askere, özgürlük savaşçısından yağdanlık kalemşora, satılık gazeteciye kadar çok çeşitli biçimlerde eğitebilir, biçimlendirebilir.
Özetlemek gerekirse, insan, çevresindeki her çeşit hammaddeyi usulünce işleyerek, biçimlendirerek değerini artırır; daha işe yarar, daha kullanılışlı, elverişli hale getirir. Bir yolunu bulursa çevresindeki insanları da kendisine hizmet etmeleri için biçimlendirir ve bu çabasından kendisi için çok yararlı sonuçlar elde edebilir.
Biz de insanız ve elimizdeki hammaddeyi işleyip işe yararlığını, dolayısıyla değerini artırabiliyoruz. Çocuklarımızı da elimizden geldiği, aklımızın yettiğince eğitip olumlu nitelikler kazandırmaya, böylece toplumdaki yerlerini, değerlerini artırmaya çalışıyoruz… diyebilmeyi çok isterdim ama yazık ki gerçek pek öyle değil. Yazık ki pek çoğumuz kendimizi de, çocuklarımızı da Mantolu Mehmet Efendi türünden birtakım televizyon soytarılarının ve çöpçatanlık programlarının karanlığına teslim etmiş durumdayız. Yaşadığımız dünyadan, doğal, sosyal, ekonomik olayları biçimlendiren yasalardan, ülkenin nasıl yağmalandığından hiç mi hiç haberimiz yok. Miş mışlı masal çağından kurtulamıyoruz. Bu halimizle yalnızca sömürücü üçkağıtçı siyasetçilerin oyuncağı, ucuz oy deposu olabiliyoruz. Oysa onların dayattığı karanlık dünyadan kurtulmak mümkün! Eğer içinde bulunduğumuz bilgisizliğin, çaresizliğin farkına varır, bilgi ve becerilerimizi artırmayı kendimize, ailemize, ülkemize ve insanlığa karşı ertelenmez bir görev olarak benimsersek, hiç kuşku yok ki insan ve yurttaş olarak kalitemizi, dolayısıyla değerimizi artırabiliriz. Böylece bizi sadakayla, yalan dolanla satın alınacak, onların deyimiyle güdülecek sürü bireyleri olarak gören ve böylece donup kalmamızı isteyenlerin tuzaklarından kurtarabiliriz. Evet, bunu bizim için biz, yalnızca biz yapabiliriz. İşte kurtuluşumuzun biricik yolu: Bilgi, beceri ve yeteneklerimizi artırarak değerimizi yükseltmek.! Kendimiz için, ailemiz için, ülkemiz ve tüm dünya için!.. Neden yapamayalım? Taşı, toprağı, demiri, başka insanları işleyip değiştirebilen, değerlerini artırabilen biz, kendimizi neden geliştiremeyelim, değerimizi neden artıramayalım? Neden?…
“DEVLERİ YAKINDAN GÖRDÜM…”
“Devleri yakından gördüm, hepsi de cüceydi!” diyor şair Gülten AKIN bir şiirinde. Bu dize, bir nedenle gözümüzde çok büyüttüğümüz ya da etkisi altında kaldığımız propagandalarla yerlere göklere sığdıramadığımız kişileri yakından tanıma fırsatı bulduğumuzda hiç de hayal ettiğimiz gibi, bize anlatıldıkları, yutturuldukları gibi olmadıklarını görerek uğradığımız düş kırıklıklarının şiirsel anlatımıdır.
Toplumsal kültürümüz bizi her durumda çaresiz, güçsüz, yeteneksiz, yardıma muhtaç, acınası, korunası, ciğeri beş para etmez olduğumuza, birilerinin himayesine sığınmadan yaşayamayacağımıza öylesine inandırmıştır ki, dünyamızın ancak devlerin omuzları üstünde durabildiğini tartışmasız kabullenir, devlere kayıtsız şartsız saygıda ve hizmette kusur etmemeye özen gösteririz. Devlerin bir şekilde lütfuna mazhar olmak umuduyla yaşarız. Onları öfkelendirmek, hışımlarına uğramak en büyük korkularımızdandır. Öte yandan biz de bir punduna getirip birilerinin gözünde devleşmeye çalışmaktan geri durmayız . Bunun için herkesin dev bildikleriyle ruh gibi ahbap olduğumuzu iddia ve ispat etmeye çalışmaktan, “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” gülünçlüğünden ve buna benzer rezilliklerden çekinmeyiz. Tabii, dev bildiklerimizin çoğu da aynı yoldan geçmiştir.
Bir yandan kendi çapımızda devleşmek, bir yandan da dev bildiklerimizin himayelerine sığınmak gibi bir kişilik zaafı içinde debelenirken bir şeyler olur, bir bakarız ki kendini bize dev diye yutturanlar aslında dev değil, bir güçlünün korumasına olan ihtiyacımızın yarattığı boş inançtan, kendimize güvensizliğimizden doğan bir hayalden başka bir şey değilmiş. Şaşar kalırız önce, gördüğümüze inanmak istemeyiz. “Nasıl olur? Koruyucumuz efendimiz dev hazretlerinin gücü bizi korumaya, kollamaya nasıl yetmez? Her halde bu işte bir yanlışlık var!” gibi gerçeği kabullenmekten kaçış çabalarından sonra, nihayet şunu anlarız ki dev bildiklerimiz, kendini bize dev diye yutturan, ancak aslında dev sandıkları başka cücelerin gölgesine sığınan zavallı cücelermiş. Şaşar kalırız önce, sonra kimimiz gölgesine sığınacak yeni devler yaratmaya, daha doğrusu kendimizi bir kez daha aldatmaya, koyuluruz. Kimimiz ise dev sandıklarımızın aslında cüce olduklarını, ancak kendilerini dev diye yutturarak sırtımıza bindiklerini; gerçekte hiç kimsenin dev falan olmadığını nihayet anlayarak kendi ayaklarımız üstünde durmaktan başka seçenek bulunmadığının farkına varırız. “Çaresizseniz çare sizsiniz” diyen akıllı kişinin ne denli haklı olduğunu anlarız… Örneğin, onur abidesi diye tanıdığımız bir kişinin ciğeri beş para etmez bir siyasinin önünde eğildiğini, yaltaklandığını görmek bizi derinden sarsar. Kendisini ahlak anıtı diye yutturan bir madrabazın cinsel organını müritlerine nur çeşmesi diye yutturarak ilişki karşılığında cennet vaad ettiğinin ortaya çıkması ve bu vaad karşılığında kimi karı kocaların hazrete inanıp cennetten arsa ayırttıklarını itiraf etmeleri, toplumumuzun bir kesiminin ne korkunç bir ahlak ve kültür sefaleti içinde yüzdüğünü, üstelik toplumumuzun kaderinin önemli ölçüde bu sefillerce belirlendiğini görmemizi sağlar.
Kendisine ülkenin savunulması görevi tevdi edilmiş bir komutanın, bırakın ülkeyi, komutanlık kasasını bile koruyamadığı, karısının, ağırlama giderleri, fındık fıstık parası adı altında kasadan yüz milyarlarca lirayı yürüttüğü ortaya çıktığında paşa hazretlerinin meğer cüceler cücesi olduğunu anlamak yüreğimizi kanatır. Komşu ülkelerdeki savaş mağdurları için yardım toplama zahmetine katlanan kimi insanları doğrusu erdem anıtı olarak algıladıktan sonra, topladıkları bu paraların amaç dışında kullanıldığını öğrenmek bizi düş kırıklığına uğratır. Koca koca adamlar sandığımız kimi vekillerin, oğulları yaşındaki liderlerinin ellerini öpmeleri ve lider denilen kişilerin babaları yaşındaki kimselere el öptürmeleri onları gözümüzde cüceleştirir.
Bütün bunlar, insanlara olan güvenimizin ve bu insanların temsil ettiği fikir ve makamlara, kurumlara duyduğumuz saygının eriyip gitmesine, toplumun giderek çözülmesine yol açar. Böylesi küçültücü durumlar yalnız dev görünüşlü cüceleri değil, tüm toplumu da zarara uğratır. İyisi mi ne kimseyi devleştirelim, ne kendimizi dev diye yutturalım. Sıradan olmak, sıradan insanların dostluklarıyla yetinmek neyimize yetmez ki?
DIŞLANMA KORKUSU
Ne çok şeyden korkarız çoğumuz; yılandan, çıyandan, böcekten, örümcekten, yırtıcılardan, trafik kazasından, iş kazasından, psikopat saldırısından, sapık saldırısından, işsiz kalmaktan, soyulmaktan, varlığımızı yitirmekten, yakınlarımızı yitirmekten, iftiraya uğramaktan… Ve daha kim bilir nelerden korkarız. Bu korkularımızı yaşamamak için gücümüz yettiğince önlemler almaya çalışırız. Bunun için yasalara, toplumun koyduğu kurallara elimizden geldiğince uymaya özen gösteririz. Ne var ki her zaman başarılı olamayız bu konuda. Bazen nefsimiz, bazen çaresizlikler, imkansızlıklar, kışkırtmalar, tuzaklar, bazen dışarıdan gelen baskılar ve yanıltmalar… tüm yaşamımızı karartacak hatalar yapmamıza neden olur. Ortaya çıkması halinde ailemizce, içinde yaşadığımız toplumca, hatta tüm insanlıkça dışlanmamıza yol açabilecek olan bu tür suçlar, işlendiği andan itibaren failini esaret altına alır. Suçlu, artık suçunun esiridir. Suçunun ortaya çıkması halinde toplum içindeki saygınlığını, güvenilirliğini, toplumdaki yerini tümden yitireceğini bilir. Bundan dolayı da sonsuz bir korkuya kapılır. İnsanın yaşayabileceği korkuların belki de en ağırı bu korkudur: Sırlarının ortaya çıkmasının yol açacağı dışlanma korkusu…
Dışlanma korkusuna kapılan insanlar, mesleklerinin, servetlerinin, kariyerlerinin ya da iktidarlarının hangi mertebesinde bulunurlarsa bulunsunlar, sır dosyaları önlerine konulduğunda şantajcılara teslim olmaktan başka çarelerinin bulunmadığını bilirler ve kendilerinden istenen, beklenen hizmetleri yapmak, bedelleri ödemek zorunda kalırlar.
Dışlanma korkusu, sıradan insanları, ortaya çıkmasından korktukları sırlarını bilenlerin kulu kölesi haline getirir. Bu sırları bilenler, o zavallıları diledikleri gibi kullanabilirler: Haraca bağlarlar, köleleri, cariyeleri gibi kullanırlar, tetikçileri yaparlar… Her şey ellerindedir. Sonunda ellerindeki zavallı ya intihar eder, ya da kendisini kullanmakta olanları öldürür.
Dışlanma korkusunu yaşamakta olanları kullananlar yalnızca kötü bireyler değildir. Birtakım örgütler de bu tür insanlara musallat olurlar. Örneğin mafya bu tür zavallıları keşfeder ya da bir şekilde tuzağa düşürüp dışlanma korkusuna boğarsa, artık onu sonuna kadar kullanır, sömürür. Uyuşturucu çetelerinin, terör örgütlerinin çanta taşıyıcıları genellikle bu tip insanlardır.
Dışlanma korkusunu en kötü, en etkili kullananlar ise istihbarat örgütleridir: Onların hedef kişileri ya da başka bir deyişle kurbanları sıradan insanlar değildir. Kurbanlar, hedef ülkenin yönetiminde doğrudan ya da dolaylı söz sahibi olan siyasetçileri ve asker, sivil bürokratları ile kanaat önderleridir. İstihbarat uzmanları hedef kişileri ve ailelerini titizlikle inceler, çoğu kez ekonomik ve cinsel zaaflarını tespit eder, bunları kameralarla ve banka kayıtlarıyla belgeler, sonra da bu belgeleri sessizce o zavallıların önüne koyarlar… Aldıkları rüşvetlerin İsviçre bankalarındaki hesap dökümlerini, kendilerinin, eşlerinin ya da çocuklarının gayrimeşru cinsel ilişkilerini içeren kasetleri önlerinde bulan zavallılar bu durumda ya teslim olacak, ya da dosyaların yayınlanmasıyla toplumdaki saygınlıklarını yitireceklerdir… Teslim olanlar her gün yeniden öle öle makamlarında kalırlar; teslim olmayanlar ise…
EŞREF-İ MAHLUKAT DEĞİL MİYİZ?
Biz mi? Elbet biz! Şerefliyiz! Hem de nasıl! Hatta çok şerefliyiz, hatta eşref-i mahlukatız. Yani ki varlıkların en şereflisiyiz! Aşağısı da kurtarmaz. Yoksa kurtarır mı? Kurtarmaz, kurtarmaz… Eşref-i mahlukatız, ötesi yok! Neden mi?
Şundan: Her şeyin en iyisini biz biliriz. Biz hiç yanılmayız. Biz doktor değiliz ama doktordan daha bilgiliyiz tıp alanında. Hukuk eğitimi almadıksa da hakimden, savcıdan, avukattan daha çok anlarız hukuktan. Bilimle hiç işimiz olmaz ama her konuda bin bir bilgini çıkarırız cebimizden. Biz hep haklıyız, her zaman, her yerde, her durumda haklıyız. Eşimize, çocuklarımıza, çevremizdeki insanlara karşı saygısızca, sevgisizce davranmak, onları aşağılamak, sövüp saymak, hadlerini bilmeyip bizim gibi düşünmediklerini söylediklerinde ya da yaptıklarında onları tekmeyle tokatla terbiyeye davet etmek bizim doğal hakkımız, hatta görevimiz! Severiz de, söveriz de, döveriz de. Bu yaptıklarımızdan dolayı Öyle birtakım insanlar gibi özür falan dilemeyiz kimseden. özür dilemek yakışmaz bize, karizmamızı çizer, değil mi ama! Kendilerine haksızlık, saygısızlık, hatta zulüm ettiğimizi düşünüyorlarsa düşünsünler varsınlar. Ne olmuş yani? Onlar ki bizim küçüklerimiz, işçilerimiz, emir kullarımız ve sairemiz. Üstlerinde hiç mi hakkımız, yetkimiz yok? Bakın siz hele şunlara…
Yıllarca işyerimizde çalıştırıp ekmek verdiğimiz nankörler, işten çıkardığımızda tutup bizden kıdem tazminatı, kullandırmadığımız yıllık izin ücreti, bayram ve hafta sonu fazla çalışma ücreti gibi, ihbar tazminatı gibi adlar altında haraç istemezler mi? Saygısızların dilleri de pabuç gibi. Neymiş efendim? Yasal haklarıymış. Gel de çıldırma, ana avrat sövme bakalım. Üstelik sigortasız çalıştırmışız diye şikayetçi olmazlar mı bir de?
Neymiş efendim, neymiş efendim? Köylünün bir yıl boyunca çalışıp ürettiği buğdayı, çeltiği…, bin bir zahmetle yetiştirdiği hayvanları, ürettiği sütü hiç peşin para veya senet vermeden ölü fiyatına satın alıyor, ama parasını elimizden geldiğince geciktirerek ödüyor ya da hiç ödemiyormuşuz. İcra takiplerinden kurtulmak için de mal varlığımızı gizlice yakınlarımızın üstüne geçiriyormuşuz. İyiliğimiz gözünüze, dizinize dursun! Biz sizin ürününüzü, hayvanlarınızı satın almasak elinizde kalıp çürümeyecek mi? Telef olmayacak mı? Biz sizi sigortasız da olsa, sekiz saat yerine on, on iki saat da olsa çalıştırmasak açlıktan ölüp gitmeyecek misiniz? Kıymetimizi bilin, kıymetimizi…
Neymiş efendim, biz iş yerlerinde yaptığımız denetimlerde denetimin yapılacağını önceden gizlice bildiriyor, böylece denetimler sırasında hijyen, iş güvenliği ve sosyal güvenlik yasalarının harfiyen uygulandığını tutanağa geçiriyormuşuz; böylece iş yerlerinde sigortasız işçi çalıştırılmasına, iş yeri mutfaklarında farelerin cirit atmasına, sağlık ve iş güvenliği, sosyal güvenlik kurallarının çiğnenmesine, vergi kaçırılmasına… göz yumuyor, hatta düpedüz hizmet ediyormuşuz! Öyle mi? Allah haddinizi bildirsin, ne diyelim!
Biz, muteber medya mensupları, patronlarımızın ve onların efendilerinin suçlarını, ayıplarını örtmek, masum faaliyetler olarak göstermek için sütunlarımızda, ekranlarımızda yalanlar döktürüyormuşuz, rakiplerimize, kurbanlarımıza kan kusturuyormuşuz. Bundan dolayı utanmalıymışız! Niye utanalım ki? Biz işimizi yapıyoruz. Sizin beğenmediğiniz, yalan dolan saydığınız işleri yapalım diye efendilerimiz bize çuvallar dolusu para ödüyorlar. Birilerine iftira atıyorsak, çamur atıyorsak milleti yanıltıyorsak kendimiz için mi yapıyoruz bu işleri? İsterseniz sizin için de yaparız: Parasıyla değil mi?
Biz muteber hayır sever takımı, dünyanın dört yanındaki yoksul dindaşlarımıza yardım amaçlı dernekler, vakıflar, şirketler kurup dünyanın parasını topluyor, bu fedakarane hizmetimize karşılık toplanan paranın büyükçe bir kısmını, bazen de tamamını kendimize yardım amacıyla kullanıyoruz diye eleştiriliyoruz. Oysa biz topladığımız yardım paralarının bir kısmını davul zurna eşliğinde ve görüntülerini özel televizyonumuzda yayınlatarak fakir fukaraya dağıtmadık mı?
Ne olmuş Mercümek Efendi Hazretleri savaş mağduru kardeşlerimiz için toplanan yardım paralarını cebellezi ettiyse? O da neticeten din kardeşimiz değil mi? Ne olmuş üç yüz bin gurbetçi kardeşimizin tüm paraları helal şirketlere ortak edilme vaadiyle ellerinden alınıp güya batırıldıysa? Bu paraları toplayıp afiyetle batıranlar da neticeten din kardeşlerimiz değil mi?
Yukarıda saydığımız işler, bizim kahramanca, fedakarca, vatanseverce yaptığımız işlerin binde biri bile değil. Daha ne sır odalarımız, ne nur çeşmelerimiz, ne arsa ofislerimiz, bizden rıza bekleyen ne sürülerimiz var… Bu varlığımızdan dolayıdır ki kıskanılıyoruz! Varlığımız çekilmiyor. Onlara göre biz kötüleriz, ahlaksızlarız, madrabazlarız, şerefsizleriz…
Ne o, yoksa siz de mi onlar gibi düşünüyorsunuz? Yukarıda sözünü ettiğimiz marifetlerimiz bizim şerefimize halel getirmez. Asla!.. Bizim şerefimiz, haysiyetimiz öyle ufak tefek lekelerle kirlenmez!
Hey, siz! Niye öyle bıyık altından gülüp duruyorsunuz? Yoksa onlara mı inanıyorsunuz. Yoksa biz şerefini parayla takas edenlerden miyiz? Yoksa biz eşref-i mahlukattan değil miyiz?…
GECENİN SESLERİ
Gecenin sesleri gün batarken başlar Kocapınar’da. Tarlalardan dönen traktörler o bildik gürültülerini azaltarak köyün sokakları arasına dalarken erkenci cırcır böceklerinin ilk mahcup, çekingen cırıltıları duyulmaya başlar çevredeki ağaçların üzerinde. Batı ufku önce sararır, kızarır, sonra usul usul kararır. Derken ilk yıldızlar belirmeye başlar gökyüzünde. Bu arada cırcır böceklerinin sayısı ve cesaretleri artmış, seslerini iyiden iyiye yükseltmişlerdir. Bu cömert orkestra, konserini sabahın alaca karanlığına kadar sürdürecektir.
Siz gecenin konserini dinlemek, günün yorgunluğunu atmak için balkonunuza ya da bahçenizdeki bir ağacın altına yerleşmeye çalışırken gecenin seslerinin usul usul artmaya, çeşitlenmeye başladığını da fark edersiniz: Karşı yamaçlarda yaylıma çıkan koyun sürülerinden yükselen çıngırak sesleri, zaman zaman kendisini anasına hatırlatma telaşına düşen bir kuzunun melemesi, uzaklarda havlayarak sürüsünü koruma görevini unutmadığını ortaya koymaya çalışan bir çoban köpeğinin ve başka bir yönden ona karşılık veren başka bir köpeğin havlaması… Gecenin orkestrası giderek büyür, sesleri çeşitlenir, zenginleşir… Bazen bir baykuş, bir çobanaldatan ötüşleriyle, iki eşek karşılıklı anırarak, iki at karşılıklı kişneyerek yaptıkları düetlerle, saati geldiğinde horozlar yaşlarına uygun ötüşleriyle konsere katkıda bulunur. Kuş sesleri gece yarısından sonra yükselmeye başlar…
Eğer o gece köyde düğün varsa, düğünün şerefine atılan havai fişeklerin yol açtığı o korkunç patlamalar yalnız çocukları ve kadınları, ahırlardaki sığırları paniğe düşürmekle kalmaz, düğün meydanından çok uzaktaki canlıları da ürkütür, gecenin seslerini siler süpürür. Böyle durumlarda gecenin konseri ancak patlamaların yarattığı korku dalgasının geçmesinden, yani uzunca bir aradan sonra yeniden başlar.
Yer yer meşe koruluklarıyla kaplı yamaçların ay ışığıyla sarmaşıp büyülü kılıklara büründüğü zamanlarda doğa, gecenin sesleriyle daha bir güzelleşir. Tarifsiz güzelleşir. Öylesi anlarda kendisini avucunuza bırakacak sıcak bir el, gecenizi de, ömrünüzü de sonsuz güzelleştirir. Bu güzelliğin yarattığı esrimeyle kendinizden geçmezseniz eğer, gecenin seslerinden oluşan bu doyulmaz konser size tüm gece boyunca eşlik eder.
Gecenin sesleri, doğu ufku ağarmaya başlarken usul usul azalır, zayıflar ve sonunda yerlerini gündüzün seslerine bırakır. Artık gecenin saltanatı sona ermiştir.
Eskiden, çok eskiden başka bir güzelliğin saltanatı başlardı gün ağarırken: Keklikler el koyardı zamana. Yamaçlar, çalılıklar, kayalıklar keklik sesleriyle çınlardı. O güzel gözlü, o güzel tüylü, o güzel ötüşlü keklikler… Şimdinin gençleri bilmez o güzelliği. Bizim kuşağımızsa şimdi ancak rüyada dinleyebiliyor o güzel sesleri. Keklikler nereye gitti?
Dünya, seslerle güzel!, gecenin sesleriyle güzel, gündüzün sesleriyle güzel… Duyabiliyorsak, dinleyecek ortam bulabiliyorsak ve değerini bilebiliyorsak eğer!
GENÇLERE KIYMAYINIZ EFENDİLER
Onlara “efendiler” diyorsak, sahiden efendi olduklarından değil bu, sadece sözün gelişi; yoksa ne olduklarını biliyoruz elbet.
Yalnızca biz mi biliyoruz?
Asıl kendileri biliyor ne dolaplar çevirdiklerini.
Nasıl mı?
Kendi çocuklarını yurt içinde ve yurt dışında en iyi, en donanımlı okullarda bir elleri yağda bir elleri balda okuturken bizim çocuklarımızı yeterli öğretim kadrolarından yoksun, laboratuarı, teknik donanımı bulunmayan derme çatma okullara doldurup güya okuturmuş gibi yaptıklarını bilmiyorlar mı?
Kendi çocukları için daha öğrenimleri tamamlanmadan yurt içinde ve yurt dışında dolgun maaşlı işler hazırlarken mezunlarına iş imkanı bulunmayan okullarda gençliklerini sömürdükleri bizim çocuklarımızın kaldırım mühendisliğinden başka bir seçenek bulamayacaklarını bilmiyorlar mı?
Ve onlar, devlet kadrolarında kendileri gibi düşünmeyenlerin yer almaması için gerek devlet memurluğuna giriş sınavlarına, gerek yüksek öğretime geçiş sınavlarına, gerek üniversitelere öğretim elemanları alımında uyguladıkları giriş sınavlarında yalnızca kendi adamlarının başarılı olmasını sağlayacak hileler yapmıyorlar mı?
Ve onlar, o anlı şanlı “efendiler (!)” bu saltanatlarını daim kılmak için
yaptıkları kötülüklerden ve haksızlıklardan dolayı yargılanmamak için yasal ve yasa dışı her türlü fırıldağı döndürmüyorlar mı?
Onlar ne mal olduklarını, ne yaparlarsa saltanatlarını bir süre daha sürdürebileceklerini, halkın çoğunluğunun aksine öyle efendi falan değil, düpedüz çakal olduklarını çok iyi biliyorlar. Biz de biliyoruz elbet. Çakal olduklarını, gençlerimizin umutlarını, geleceklerini çaldıklarını. Ne var ki ipin ucu bu “efendilerin (!) elinde Şimdilik. Tüm kurumların denetimi ellerinde. Bütün çarklar onların değirmenlerine su taşıyor. Bu tablodan ve dünyanın efendisinden aldıkları cesaretle güçlerinin ilelebet her şeye yeteceğini sanıyorlar. Bu sanıyla kendilerini alaşağı edebilecek bir yanlış yaptılar. Üniversitelerin en seçkin fakültelerini kendi çocuklarıyla, müritleriyle doldurabilmek için düzenledikleri YGS şifresi ellerine, ayaklarına dolandı. Hayatlarının hatasını işlediler. Gençlerin emeklerine, alın terlerine, aylarca yıllarca süren sınav hazırlıklarına, özetle gençliklerine kıydılar…
Şifre skandalının ortaya çıkmasından çok kısa bir süre sonra birileri sınav baş sorumlusunun açıklamasından yeterince tatmin olduklarını açıkladılarsa da haklarının, alın terlerinin çalınmasına rıza göstermeyecek yüz binlerce öğrenci ve aileleri bu tatmin edebiyatına yüz vermediler ve haklarını yasal ve siyasal yöntemlerle arayacaklarını açıkladılar.
Bizden söylemesi: Şifrelerle, üçkağıtçılıkla gençlere kıymayın “efendiler (!)”.
K0CAPINAR NOTLARI REMZİ KISA
GERÇEKTEN HEPİMİZ İNSAN OLSAYDIK…
Gerçekten hepimiz insan olsaydık… Yani sözümüz senet olsaydı, yani tutamayacağımız sözleri vermeseydik ve verdiğimiz sözleri tutabilseydik. Yani kimsenin önünde eğilmesek ve kimsenin önümüzde eğilmesini beklemeseydik! Yani kimseyi uşağımız olmaya zorlamasaydık ve kimsenin uşağı olmayı kabullenmeseydik. Yani kimseyi satın almaya kalkışmasak ve hiç kimse de bizi satın almaya kalkışamasaydı . Kimseyi kendimizden küçük de büyük de görmeseydik. ..
Oysa öyle mi ya? Ne çok kimse var çevremizde sözü senet olmadığı gibi senedi de senet olmayan! Ömrünü yalan dolanla, önüne geleni kandırarak, dolandırarak hem kendisini, hem toplumu çürüten… Ne çok kimse var çevremizde önünde eğilmemizi, kendisine yağdanlık, dalkavukluk etmemizi bekleyen ve kendinden güçlü gördüğü kimseler karşısında el pençe divan duran, “Elini eteğini öpeyim ağam, kapının iti olayım ağam.” diyerek görenleri tiksindirecek çirkinlikler sergileyen ve eğer bir devlet yetkisini kullanıyorsa, bir makam sahibiyse halkın ve zayıfların haklarını güçlü bildiklerine, yani efendilerine, yani velinimetlerine, yani ağababalarına
peşkeş çeken… Ve ne çok kişi var çevremizde böyle, kişilerin, daha doğrusu kişiliksizlerin çektiği peşkeşleri görmezden, duymazdan gelen… En az doğal çevre kirliliği kadar, belki de daha çok zararlı toplumsal, siyasal, ekonomik kirlilik yaratan…
Nedendir bilinmez, bebeleri büyütürken “Benim oğlum paşa olacak, benim kızım doktor olacak” gibi hedef belirleyici sözler söyleriz de asıl olunması gerekeni, “insan olacak” sözünü söylemeyiz. Meslekler, rütbeler elbet önemlidir, ancak “insan” olmak, kuşku yok ki hepsinden
daha önemlidir. Mesleklerin tümü saygıdeğerdir ve insanın geçim kaynağıdır. Ancak insanı insan eden , yani saygıdeğer kılan mesleği değil, sözünün eri olması, herkesin önünde dik durabilmesi, kimseyi küçümsememesi, kimseye haksızlık ve saygısızlık etmemesi, uşaklığı da, uşak kullanmayı da … reddetmesidir.
Çevremizde gerçekten insan olanlar da var hele ki! Toplum da, devlet de ayakta durabiliyor sayelerinde. Yoksa şunun bunun uşağı olup da gerçekten insan olamayan, öncelikle kendi onurlarını, kişiliklerini tüketenler, çoktan tüketmişti ülkeyi de, devleti de, toplumu da…
Başkalarının maşası olmak, çanak yalayıcısı olmak, kolay ve karlı olabilir. Zor ve pahalı olan gerçekten insan olabilmektir.
Keşke hepimiz gerçekten insan olabilseydik.
GÜNE SEVİNÇLE BAŞLAMAK…
Şafak vakti. Dolunay batı ufkuna yaklaşmış. Ay ışığı açık pencerenizden yatak odanıza dolmuş. Uyanıyorsunuz. Aynı yastığa baş koyduğunuz insan yanınızda huzur içinde uyumaya devam ediyor. Evi için, ailesi için gün boyu çalışıp yorulan bu güzel insan sizin eşiniz, sevdiğiniz. Derin bir sevgi ve saygıyla, uyandırmaya kıyamadan, hafifçe saçlarını okşuyorsunuz. Biliyorsunuz ki o, kendisini yuvasına adamış. Sonsuz bir hazla onu seyretmeye devam ederek ortak tarihinizi düşünürken birden yakıcı bir ateş düşüyor yüreğinize; bir zamanlar onu sudan nedenlerle ne çok kırdığınızı, üzdüğünüzü anımsıyorsunuz. Usullacık eğilip öpüyorsunuz. Gülümseyerek uyanıyor. Karşılık veriyor. Geçmişteki tüm kabalıklarınız, değer bilmezlikleriniz, saygısızlıklarınız için özür ve af dilediğinizi söylüyorsunuz. Sevgiyle bakıyor yüzünüze, Ben böyle şeyler anımsamıyorum diyor sıcak avuçlarını yüzünüzde gezdirirken. Sonra gözlerini usulca yumup yeniden uykuya geçiyor.
Gecenin sonlarında yaşadığınız duygu patlaması tüm uykunuzu alıp götürüyor. Yataktan usullacık çıkıp giyiniyorsunuz. Elinizi yüzünüzü yıkayıp sabahın serinliğine çıkmaya karar veriyorsunuz. Koridordan geçerken uyumakta olan çocuklarınızın sağlıklı, huzurlu, rahat solumalarını duyuyorsunuz. Bir zamanlar onları da olur olmaz nedenlerle kırdığınızı, incittiğinizi, azarladığınızı, hatta minicik yüzlerine tokat bile attığınızı, ancak onların bunu kısa sürede unutarak ya da unutmuş görünerek hiç yaşanmamış gibi davrandıklarını tarifsiz bir acıyla utanç ve pişmanlıkla anımsıyorsunuz. Ne ki şu anda onları uyandırıp geçmiş için özür ve af dilemek olmaz diyerek bu faslı çocukların uyanmasından sonraya bırakıyorsunuz. Çocuklarınızdan özür ve af dileme düşüncesi azıcık da tuhaf geliyor size. İnsan çocuklarından özür ve af diler mi yahu diye düşünüyorsunuz bir an; sonra çocuklarınızın da diğer insanlar gibi insan olduklarını, onlar gibi kırılıp incindiklerini, kendilerinden özür ve af dilendiğinde, içlerindeki yaranın kolayca kapanabildiğini, öyleyse pek ala onlardan da af dilenebileceğini fark ediyor ve düşüncenizi hemen bu gün uygulamaya karar veriyorsunuz. Bu kararın sevinciyle rahatlıyor, hatta derin bir huzur duyuyor, bir an önce uyanmaları dileğiyle kapıya yöneliyorsunuz.
Çocuklarınızdan tüm kusurlarınız için özür dileyecek olmanın peşin sevinciyle daha kapıdan çıkarken başka bir sevinç karşılıyor sizi: Doğadaki yaşama sevinci… Sokak, güneşin doğuşunu karşılayan kumruların sevinç çığlıklarıyla adeta çınlıyor. Kumrular, üstünde tünedikleri çatılardan ve ağaçlardan günün bu saatinde o bildik ötüşleriyle dünyaya ve size yaşama sevinçlerini haykırıyorlar. Duyduğunuz sesler ve serin seher rüzgarının dağlardan, bayırlardan önüne katıp getirdiği bin bir çeşit dağ çiçeğinin, kekiğin, bin bir çeşit ağacın kokusu adeta başınızı döndürüyor. Kendinizi tüm insanlarla, tüm doğayla barışık hissediyorsunuz. Güne sevgiyle,sevinçle başlıyorsunuz!
Size çektirilmiş acıları unutuyor, acı çektirenleri bağışlıyorsunuz. Hızınızı alamayıp kendinizi de bağışlıyorsunuz!
İyi ki varım, iyi ki varsın sevgili eşim, iyi ki varsınız sevgili çocuklarım, iyi ki varsınız kardeşlerim, yakınlarım, dostlarım, iyi ki varsınız ey insanlar, iyi ki varsınız kediler, köpekler, atlar, eşekler, otlar çiçekler, dağlar, taşlar, canlılar ve cansızlar, tüm dünya ve tüm evren. ..
Ve… İyi ki varsın sevgi… İyi ki varsın güne sevgiyle, sevinçle başlamak…
HAYVANLARDAN ÖĞRENDİĞİM
Babamın bir çift öküzü vardı bir zamanlar. İri cüsseli olanının adı “Koca Öküz”, ufak tefek olanınki ise “Bizim Dana” idi. Bizim Dana kendi ineğimizden doğup elimizde büyümüş, bu nedenle adı hep Bizim Dana olarak kalmıştı. Koca Öküz’ü ise, Bizim Dana’ya eş olsun diye yetişkin haliyle satın almış ve Bizim Dana’dan daha cüsseli olduğu için böyle adlandırmıştık.
Yaz tatilimi Kocapınar’da geçirdiğim zamanlarda, öküzlerimizi Dumanlıtepe’deki çayırımıza
götürüp otlatmak benim görevimdi. Sabahları kuşluk vakti, içinde peynir ekmek çıkını, ayran şişesi ve o gün okumak istediğim kitap bulunan torbayı omzuma asar, öküzlerimizi önüme katıp Dumanlıtepe’ye doğru yola koyulurdum. Dumanlıtepe’ye varmak için aşmamız gereken
yol hepi topu iki üç kilometre kadardı ama zeminin çok taşlı olması nedeniyle yürünmesi çok zordu. Bu yüzden, günün yolda geçen zamanını sevimsiz ve hatta boşa harcanmış olarak görürdüm.
Günün birinde, öküzlerimizin o berbat yolda benim kadar zorlanmadıklarını, çünkü yolda hep aynı belirli noktalara bastıklarını fark ettim. Bizim öküzlerin ve onların atalarının ve kuşkusuz onların da atalarının… yüzlerce, binlerce yıl bu taşlı zeminde basıp geçtikleri noktalar hep aynı idi ve milyonlarca, belki de milyarlarca ayak darbesi, o sert zeminde zaman içinde belli belirsiz bir patika oluşturmuştu. Öküzlerimiz, zamanla aşınıp az da olsa düzleşmiş, patikalaş- mış bu taş zeminde yürümeyi kendileri için uygun buluyorlardı. Zorunlu olmadıkça patikanın iki yanındaki sert, sivri ve keskin taşlara basarak yürümeyi denediklerini hiç görmedim.
Hatırladıkça ayaklarımın altını hala sızlatan o taşlı yol bitince çayıra ulaşırdık. Ben kitabımı torbadan çıkarıp bir meşe ağacının gölgesine oturur, bedenimin bulunduğu dünyadan yazarın
sayfalara döşediği düş ya da bilim dünyasına geçerdim, öküzlerimiz ise ayaklarının altında serili otları yiyerek beslenmeye koyulurlardı. Arada bir okumaya ara verir, cırcır böceklerinin
o telaşlı, o büyüleyici ötüşlerini dinler, sonra yine kitaba dönerdim. Böylece gün ilerler, güneş tepeye dikilirdi. Bu benim için beslenme, öküzlerimiz için ise yatıp dinlenme zamanıydı.
Hep aynı geçen o sıcak yaz günlerinin birinde, öküzlerimizin o koskoca çayırda hep aynı yerde yattıklarını, gövdelerinin hep aynı yanıyla yattıklarını fark ettim. Nedenini merak ettim ve onlar otlamaya kalkınca, yatak yerlerini inceledim: Yatak yerlerindeki otlar, çalı çırpı, hayvanların ağır gövdeleri altında zamanla ezilmiş, adeta toprak zemine gömülmüştü. Öküzler bu yatak yerlerine ilk yattıklarında zemindeki sert çalı çırpıdan, küçük taşlardan rahatsız olmuşlardı, ama izleyen günlerde aynı yere yattıklarında zemindeki rahatsız edici sert nesneler zamanla ezilmiş, toprağa gömülmüş ve zemin artık öküzlerin gövdelerine uygun bir kalıp halini almıştı. Her gün aynı yere yatmakla, hayvanlar bir önceki günden daha az çabayla gövdelerini dinlendirebiliyorlardı. Aynı çayırda her gün değişik yerlere yatsalar, kuşku yok ki her gün gövdelerinin kalıbına uygun yeni bir yatak oluşturmanın gerektirdiği çabayı gösterecek, başka bir deyişle enerji tüketimine katlanmak zorunda kalacaklardı. Enerji ise kendiliğinden oluşmuyor, ancak yeterince beslenmeyle, alınan besinlerin sindirilip kimyasal süreçler sonunda hücrelere ulaşmasıyla kullanılabilir hale geliyordu; özetle canlıya maliyeti çok yüksekti ve bu nedenle israf edilmemeli, olabildiğince tutumlu kullanılmalıydı. Öküzlerimizin taşlı yolda hep aynı noktalara basarak yürümelerinin nedeni de kuşkusuz enerji tasarrufu idi… Kısaca söylemek gerekirse, öküzlerimiz, bin bir güçlükle hücrelerinde depoladıkları enerjilerini olabildiğince tutumlu kullanıyorlardı.
Peki, başka hayvanlar da enerjilerini kullanırken tutumlu davranıyorlar mıydı? Bunu anlamak için çevremdeki başka hayvanların davranışlarını gözlemeye koyuldum:
Dağların, tepelerin yamaçlarında yürümek zorunda kalan atların, eşeklerin, davar ve sığırların yokuşu dimdik tırmanmak ya da yokuştan dimdik aşağı inmek gibi çok zorlayıcı denemelere giriştiklerini hiç görmedim. Yamaçta yürümek zorunda kalan hayvanların, hem tırmanmayı sağlayacak ama hem de en az zorlanmayı gerektirecek bir eğimde zikzaklı patikalar oluşturduklarını gördüm. Dik bir yokuşta dimdik inip çıkmakla zikzaklı patikaları kullanarak inip çıkmak arasındaki enerji tüketimi farkını deneyerek görenler, hayvanların enerji tüketimi konusunda ne kadar tutumlu olduklarını en kalıcı biçimde öğrenmişlerdir.
Etobur hayvanların avlanmak için saldırdıkları sürülerin yaralı, yaşlı, yavru gibi en kolay yakalayabilecekleri, kendilerini en az uğraştıracak, en az enerji tüketilerek elde edilebilecek kurbanlarına yöneldiklerini, böylece doğada güçlülerin, saltanatlarını ancak güçsüzlerin varlığına borçlu olduklarını doğa belgeselleri sayesinde artık hepimiz biliyoruz.
Kırlarda karınca yuvaları çevresinde yaptığım gözlemlerde, yuvadan çıkan karıncaların yuvadan uzaklaştıkça daralan, belirsizleşen minyatür patikaları izleyerek otların arasına daldıklarını, buldukları bitki tohumu, böcek ölüsü ve benzeri maddeleri ağızlarına aldıktan sonra geriye döndüklerini, ağır yüklerini taşırken otlar arasında çok zorlandıklarını, ancak otlar seyreldikçe işlerinin kolaylaştığını, yuvaya doğru giderek genişleyen yolda ilerledikçe işlerinin kolaylaştığını… gördüm. Yuvaya dönüşte büyük çabalarla oluşturdukları patikaları kullanmaları, onların da enerji kullanımında öteki hayvanlar gibi davrandıklarını gösteriyordu.
Leylekler göç yolunda bir yandan hava akımlarından yararlanırlarken öte yandan bir önündekinin açtığı hava koridorundan yararlanabilmek için gökyüzünde ‘V’ biçiminde diziler oluşturarak uçuyor, böylece en az enerji tüketerek en uzun mesafeleri aşmaya çalışıyorlardı. Göç dönüşlerinde eski yuvalarına yerleşmeleri de aynı amaca yönelikti.
Peki, enerji kullanımında tutumluluk insanlarda da var mıydı?
Bunu anlamak için öncelikle kendimi gözlem altına aldım. Örneğin yatak seçiminde nasıl davranıyordum? İşim ya da sosyal ilişkilerim gereği evimden uzak kaldığım gecelerde daha önce yatmadığım yataklarda yatmak zorunda kalıyordum. Böyle gecelerde, yattığım yatak ne kadar rahat olursa olsun, bir türlü uyuyamam. Bu, eşim için de geçerlidir. O kadar ki, eşim ve ben, kendi yatağımızda bile birbirimizin yerine yatmak istemeyiz; çünkü bedenimizin uzun sürede oluşturduğu kalıptan başka bir kalıba uyum sağlamamız kolay olmuyor. Yatak değiştirmelerde yaşadığım sıkıntıyı anlattığım bir çok kişi de benzer sıkıntılardan söz etti. Bu da insan bedeninin enerji kullanımında tutumluluğa yatkınlığının bir belirtisidir.
Çayevi gibi, lokanta gibi, toplantı ve konferans salonu gibi kalabalık yerlere gittiğimde, özel bir neden bulunmadıkça, varsa yakın dostlarımın, tanıdıklarımın yanına oturmayı yeğlerim. Bu, beni ilk kez karşılaştığım insanlarla tanışmak için enerji tüketmek zorunda kalmaktan, başka bir söyleyişle yeni bir sosyal ortama uyum sağlama çabasının yol açacağı fazladan zihinsel enerji tüketmek zorunluluğundan korur. Söz konusu yerlere girdiğimde, eğer mümkünse her zamanki masayı, sandalyeyi yeğlerim. Ortamda tanıdıklarım veya onların masalarında oturabileceğim boş yer yoksa boş bir masa seçmeye çalışırım. Boş masa da yoksa ve tanımadığım kimselerin yanına oturmak zorunda kalırsam, orada oturduğum sürece düşündüğüm tek şey, bir an önce oradan uzaklaşmak olur. Sosyal ve fizik ortam seçiminde pek çok kimsenin benimkine benzer davranışlar sergilediklerine, yani gerek zihinsel, gerek fiziksel ve gerek sosyal enerjilerinin kullanımında kendiliğinden tutumlu davrandıklarına tanık oldum.
Peki insanlarda ve hayvanlarda ortak olan bu ENERJİNİN TUTUMLU KULLANILMASI GÜDÜSÜ hayvanlarda doğal, insanlarda ise doğal ve toplumsal yaşamı nasıl etkiliyordu?
Enerjinin tutumlu kullanımı yalnızca bedensel alanda mı söz konusu idi, yoksa zihinsel enerjinin kullanımı da bu kurala bağlı mıydı?
Algılama, anlamlandırma, değerlendirme, öğrenme ve benzeri zihinsel çabaların da tıpkı
bedensel çabalar gibi belirli bir enerji tüketimi gerektirdiği açıktır. Her öğrenme, belleme uğraşı, zihnimizde belirli kalıpların oluşturulması sonucunu doğurur. Zihnimizde oluşan kalıpların herhangi bir nedenle değişmeye zorlanmasından, başka bir deyişle EZBERİMİZİN BOZULMASINDAN doğal olarak rahatsız oluruz. Herhangi bir konudaki bilgimizin, inancımızın, kanaatimizin, ezberimizin başkalarınca onanması bizi mutlu eder. Bu konulardaki farklı görüş ve beyanlardan ise rahatsız oluruz. Farklılıklardan o kadar rahatsız oluruz ki karşıt görüşlülerle tartışmalarımızın sonu kavgaya, hatta savaşa bile varabilir. Çocukların, bildikleri bir öykünün bazı değişikliklere uğratılarak anlatılmasından duydukları rahatsızlık ve bu değişikliğe itirazları herkesin bildiği bir şeydir. Herhangi bir toplulukta ya da bir konunun uzmanları arasında sohbetle başlayıp kavgaya dönüşen tartışmaları körükleyen şey çoğu kez bilimsellik ya da gerçeği arama kaygısı değil, zihinlerdeki kalıpları zorlayan, ya da moda deyişiyle ezber bozan bilgi, inanç, görüş, anlayış farklılıklarının ortaya atılmasıdır.
İnsanların büyük çoğunluğu ezberlerinin bozulmasından, bilgilerinin, inançlarının doğruluğundan kuşkuya düşürülmekten büyük rahatsızlık duyarlar. Böyle durumlarda takındıkları tavır çoğu kez kaçmak ya da saldırmaktır. Oysa kaçmak da, saldırmak da onları içine düştükleri kuşku çukurundan çekip çıkaramaz. Böylesi durumlarda ezberimizi bağnazca savunmaya girişmek yerine ortaya atılmakla bizi rahatsız eden görüş ve tezlerin bilimsel doğruluklarının bulunup bulunmadığını aramaya yönelmek, çatışma yerine birlikte çalışıp gerçeğe ulaşma yolunu açabilir.
Geçmişteki birtakım tutum ve davranışlarımızı gözden geçirdiğimizde çoğumuzun “Şimdiki aklım olsaydı!” diyerek başladığımız özeleştirilerde geçmişteki tutum ve davranışlarımızın o günkü birikimlerimizin sonucu olduğunu, zaman içinde oluşan bilgi, deneyim artışımızın bize öncekinden farklı duruş ve değerlendirme olanağı sağladığını kabullendiğimizi açıkça ortaya koyar. Yalnızca bu örnek bile insanların ancak ortak bilgi, deneyim ve yaşantı birikimleriyle benzer duruş ve davranışlara ulaşabileceklerini, bu nedenle bizim gibi davranmadıkları ve düşünmedikleri için onları cezalandırma, yok etme girişimleri yerine bilgi, birikim, deneyim vb. değerlerimizi onlarla paylaşmanın daha bilimsel, daha doğru ve daha insancıl olacağı düşünülebilir.
Farklılıkları kolayca algılarız. Ancak onları anlamaya çalışmak bizi yorar, bu nedenle onları anlamaya çalışmak yerine yok saymaktan yok etmeye kadar yapabileceğimiz ne varsa, tam bir haklılık inancı ve gönül rahatlığıyla yapmaya çalışırız. Ancak anlaşılması gereken bizim fikir ve davranışlarımız, farklılıklarımız ise, bunun için gerekli çabayı başkalarından beklemeyi seve seve yeğleriz. Güçlüklerle, felaketlerle karşılaşan bireylerin ve toplumların sorunlarının çözümünü başkalarından ya da Tanrıdan beklemelerinin, zalimlerden bu dünyada sorulamayan hesapların öteki dünyada mutlaka sorulacağı inancının kökeni de budur. Bu inancın şekillendirdiği teslimiyetçi tutum, organizmanın esasen göstermesi gereken direncini ve mücadelesini gereksizleştirdiği için enerji ekonomisine daha uygundur.
Başka dinden, başka mezhepten, başka tarikattan, başka ırktan, başka ülkeden, başka kültürden… kısacası bizim kalıplarımızı zorlayan, ezberimizi bozan her şeyden rahatsız oluruz. İnsanlar arası, toplumlar arası, çıkar grupları arası, sınıflar arası, uluslar arası tüm çatışmaların kökeninde yatan hep aynı şeydir: Enerji kullanma zorunluluğundan kaçınmak…
Bu nedenledir ki bizi bilgilerimizin, inançlarımızın, kimliklerimizin, toplumdaki yerimizin … kusursuzluğundan kuşkuya düşüren herkese, her şeye karşı derin bir hoşnutsuzluk , düşmanlık geliştiririz. Bu kuşku, hoşnutsuzluk ve düşmanlık öylesine derin ve güçlü olabilir ki bunları yaratan farklılıkların, değişikliklerin, zorlayıcı etkenlerin etkisinden kurtulabilmek için, akla ilk gelen kaçmak eyleminden tutunuz, teslim olmaya, mücadeleyi Tanrıya havale etmeye, dövüşmeye, savaşmaya, savaşta işbirliği yapabileceğimiz müttefikler aramaya, yok etmeye… kadar her çözümü deneyebiliriz. Bu denemelerimizde bizi ve tüm hayvanları yöneten, yönlendiren temel etken, enerjiyi en az tüketerek en iyi sonucu alma güdüsüdür. Kurtuluşumuzu başkalarından beklememizin, bizim için başkalarının çalışıp yorulmalarını, bizim yerimize başkalarının çalışmasını, savaşmasını ve gerekiyorsa ölmesini, ceza çekmesini… büyük bir haklılık duygusu içinde, evet, hiç utanıp sıkılmadan bekler ve yine başkalarının alın teri ve belki de canı pahasına elde edilen sonuçların hazzına konmayı tam bir gönül rahatlığıyla kendimize doğal hak sayarız; tıpkı otçulları gönül rahatlığı içinde parçalayıp yiyen etçiller gibi! Sonuçları bizi doğrudan ilgilendiren işleri kendimiz yaparak yorulmak yerine olabildiğince ucuza çalıştırarak ya da hiç bedel ödemeden başkalarına yaptırmamızdan tutun, yaşça büyüklerin kendi işlerini gelenektir diyerek kendilerinden küçük yaştakilere, büyük kardeşlerin küçük kardeşlere, yeğenlere, amirlerin memurlara, üstlerin astlara, öğretmenlerin öğrencilere mürşitlerin müritlere, patronların çalışanlarına, ağaların marabalarına, ustaların çıraklarına… yaptırmalarına, emperyalist devletlerin kendi savaşlarını borçlandırdıkları geri kalmış devletlere yaptırmalarına, onların doğal kaynaklarını ve halkların emeğini uygarlık götürme maskesi altında sömürmelerine kadar… bireysel ve toplumsal, sosyal sınıflar arası ve uluslar arası tüm ilişkilerin temelinde hep aynı güdü yatmaktadır: Olabildiğince az çalışarak (az enerji tüketerek) olabildiğince çok kazanmak (çok doyuma ulaşmak, çok sonuç almak, çok zenginleşmek)… güdüsü!
Yukarıda anlatılmaya çalışılan evrensel güdüce yönlendirilen yaşama savaşı bir yandan zayıfların, güçsüzlerin güçlülerce yenilip yutulmasına, sömürülerek kahredilmesine yol açarken, bir yandan da güçlülerin yaşamlarını sürdürmelerine ve daha da güçlenmelerine neden olmaktadır. Dilimizde “ Büyük balık küçük balığı yutar”, “Tutulan kısrak harman döver.”, “Altta kalanın canı çıksın.” gibi deyimler ve atasözleriyle özetlenmeye çalışılan bu süreç, insani değerlerle hiç bağdaşmıyor olsa da canlı doğada biyoloji bilimince doğal seçilim (natürel seleksiyon) diye adlandırılan ve canlıların bu yeni şartlara uyum sağlama savaşımının, sonu gelmez kaçmaca kovalamaca yarışının zorlamasıyla önceki kuşaklara kıyasla çevre şartlarına daha uyumlu canlı kuşaklarının şekillenmesine yol açar. Canlıların değişen çevre koşullarına uyum sağlama çabalarının çok uzun sürede şekillendirdiği ve atalarından açıkça farklılaşmış canlı kuşakları, bilim adamlarınca doğadaki evrim sürecinin ürünleri olarak değerlendirilir.
HER ŞEYİN ANASI İHTİYAÇTIR.
Her nasılsa bir ıssız adaya düştüğünüzü varsayın. Çırılçıplaksınız. Aç ve susuzsunuz. Üşüyorsunuz. Elinizin altında hiçbir araç gereç, silah yok. Ormandan yırtıcı hayvanların sesleri yükseliyor. Güneş batmak üzere. Yağmur başladı başlayacak… Bu şartlarda hayatta kalabilmek için öncelikle neler yapmaya çalışırdınız?
İşe bir lüks otomobil almakla başlayabilir miydiniz ? Böyle bir öncelik çok saçma olurdu değil mi! Neden? Çünkü ıssız adanızda böyle bir arabayı bulmanız da, kullanabilmeniz de mümkün olmadıktan başka hemen çözüm bekleyen sorunlarınızdan hiç biri için de işe yaramazdı. Unutmayın, aç ve susuzsunuz, üşüyorsunuz ve geceyi yırtıcılara yem olmadan geçirmek zorundasınız!
“Haydi işinizi kolaylaştırayım, gidip beş yıldızlı bir otele yerleşin, orada ihtiyaç duyduğunuz her şey var.” diyeyim ama yazık ki bulunduğunuz yerde böyle şeyler yok. En iyisi kendi sorunlarınızı kendi aklınızla, kendi gücünüzle, kendi olanaklarınızla çözmeye çalışmanız. Öyleyse hiç durmayın, hemen bir su kaynağı, yiyebileceğiniz otlar, meyveler, kuş yumurtaları bulmaya, yağmur bastırmadan, karanlık çökmeden içine sığınabileceğiniz bir ağaç kovuğu, bir mağara falan bulmaya çalışın. Bulabilirseniz giriş yerinin önüne kaba saba da olsa bir taş duvar ya da kırabileceğiniz dallardan bir çit yapmayı ihmal etmeyin. Ha sonra kuru dal parçalarını birbirine sürterek bir ateş de yakmaya çalışsanız iyi olur… Eh, şansınız yaver gitti, bütün bunları yaptınız, geceyi çok rahatsız, çok korkarak, yarı uyur yarı uyanık geçirdiniz, sonunda güneş doğdu, ortalık aydınlandı ve yeni bir gün başladı ve siz hayattasınız! Oh be, dünya varmış!
Evet dünya var ama siz de varsınız! Dünkü sorunlarınız sil baştan.. Dün susuzluğunuzu giderdiğiniz kaynak mağaranızdan hayli uzakta. Ya mağarayı suyun yanına, ya da suyu mağaranın yanına götürmek gerek. İkisi de imkansız sizin içinde bulunduğunuz şartlarda. Neyse, dert sizin derdiniz. Su kaynağına yakın yeni bir mağara aramak, kaynak yakınlarında derme çatma bir kulübe yapmak ya da içinde su taşıyabileceğiniz çukur bir nesne üretmek gibi seçenekleriniz var . Çözümlerden çözüm beğenin. Karar sizin. Ha, bu arada unutmayın, dün yediğiniz ot ve meyvelerin, kuş yumurtalarının yerinde yeller esiyor. Bu gün yeniden açsınız ve beslenebilmek, besin çeşidinizi artırabilmek için daha uzaklardaki ağaçları ve yenilebilir ot alanlarını bulmak zorundasınız. En iyisi kulübenizin çevresinde meyve sebze üretmeye çalışmak mı ne? Ne o, çok mu zorlandınız? İyi de bütün bunları benim için yapmıyorsunuz ki? Yaptıklarınızın tümü, ihtiyaçlarınızı karşılamak için.
Unutmayın, büyük-büyük- büyük-büyük… dedeleriniz , nineleriniz de şartların zorlamasıyla, yani ihtiyaçların dayatmasıyla yüksek ağaç tepelerinden mağaralara, mağaralardan su kaynaklarının çevresinde yaptıkları derme çatma kulübelere, kulübelerden kerpiç ve taştan evlere doğru ilerleyen, gelişen bir çözümler zinciri oluşturdular. Nüfusun artışıyla ihtiyaçlar da arttı. Yeni ihtiyaçlar bir öncekinden esinlenen yeni çözümlerin bulunmasını zorladı. Önceleri su sorunu su kaynakları çevresinde yerleşmek ya da su kaplarıyla su taşıyarak çözülebilirken, zamanla nüfusun, buna bağlı olarak barınak sayısının artması, köylerin, kasabaların, şehirlerin ortaya çıkmasıyla su ihtiyacı ancak büyük su kanallarının, su kemerlerinin, daha sonra da barajların inşasını zorunlu kıldı. Artık önceki yöntemlerle çözülemeyecek büyük sorunlar, büyük ihtiyaçlar ortaya çıktı. Büyük ihtiyaçlar büyük çaplı çözümleri gerektirdi. Büyük çözümler de kuşkusuz büyük örgütlenmeleri dayattı.
Özetlemek gerekirse, her şeyin anası ihtiyaçtır. İnsanın barınma ihtiyacı olmasa ne kulübe olurdu ne ev ne villa ne saray ne plaza saray ne rezidans! Su ihtiyacımız olmasaydı ne çeşmeler olurdu ne su kanalları, su kemerleri, ne barajlar olurdu ne su şebekeleri. Musluklar da olmazdı, muslukçular da. Musluk fabrikaları da olmazdı. V.s, V.s…
Her şeyin anası ihtiyaç! Canlı kalmak için, hayatımızı, kolaylaştırmak için, güzelleştirmek için, uzatmak için, bilmek için, anlamak için, anlatmak için, üremek için, üretmek için, tüketmek için, var etmek ve yok etmek için… yaşamak ve yaşatmak için, ölmek ve öldürmek için, kanmak ve kandırmak için ve bütün bunları adlandırmak için gerekli tüm nesnelerin, adların, kavramların, inançların, felsefenin, bilimlerin, teknolojinin … anası ihtiyaçtır.
Ve… her şey, anası olan ihtiyacı en iyi karşıladığı sürece yaşar, ihtiyaç ortadan kalktığında ya da o ihtiyacı daha iyi karşılayacak daha gelişmiş bir şey üretildiğinde, işlevsiz kalan ya da önemini yitiren şey ortadan kalkar. Tıpkı yerini pulluğa kaptıran kara saban gibi, tıpkı yerini batöze kaptıran düven, yerini biçerdövere kaptıran batöz gibi. Tıpkı yerini konfeksiyona kaptıran terzi gibi. Tıpkı yerini yüksek kazanç hırsına kaptıran ahlak, tok gözlülük, cömertlik gibi.
Tıpkı yerini işbirlikçilik hainliğine, iktidar hırsına kaptıran yurtseverlik gibi, dürüstlük gibi … Tıpkı yerini uşaklığa kaptıran erdem gibi, onur ve adalet duygusu gibi.. Tıpkı…
İKİ ÖKÜZ ARASINDA…
“Gökte bir öküz varmış, adı Pervin
Bir öküz de altındaymış yerin
Sen asıl iki öküz arasında
Tepişmesine bak eşeklerin”
Günümüzden bin yıl kadar önce yaşamış Ömer Hayyam. Matematikçi, gökbilimci ve bilge… Gökyüzü kadar yeryüzünü, insan davranışlarını da gözlemiş. İnsanların bencilliklerini, ikiyüzlülüklerini, saçmalıklarını, ahlaksızlıklarını, bilgisizlikten kaynaklanan boş inançlarını, bu inançlardan kaynaklanan kavgalarını, yobazlıklarını alaya alan dörtlükler (rübailer) yazmış. Yukarıya aldığım dörtlük de bunlardan biri.
Gerçekten tepişip duruyoruz çoğumuz. Getirisi de götürüsü de bizi hiç ilgilendirmeyen
konularda kendimizi kar ya da zarar edenlerin yarine koyup birbirimize kıyasıya saldırıyor, hatta bir kısım holiganın yaptığı gibi işi döner bıçaklarıyla hücuma kadar götürüyoruz.
Tepişmelerimiz yalnızca stadyumlarda ve çevresinde mi? Keşke o kadarla kalsa… Arkadaş toplantılarında, kahvehane söyleşilerinde de elimizden geleni ardımıza koymayız. Bir şekilde kendimizden üstün gördüğümüz kimseleri küçültmek, un ufak etmek için öyle bir dedikodu fırtınası estiririz ki ortalık toza dumana bulanır. Kimi genç kızlar kendilerinden güzel buldukları hemcinslerine atmadık çamur bırakmaz, genç erkekler işi kestirmeden bitirmek için taşa, sopaya, bıçağa… sarılırlar.
Politikacıların tepişmeleri ise bambaşka bir alem… Rakipleriyle mücadelede onlar için ihbardan, iftiradan, komplodan, gizli ses ve görüntü kayıtlarından aşağısı kurtarmaz. Gerekirse yerli, yabancı istihbarat örgütleri bu kutsal (!) mücadelede emirlerine amade. Kolay terfi peşinde koşuşan kimi bürokratlarsa zaten her öğün sofralarında, yanı başlarında, el pençe divan durmakta.
Ömer Hayyam’ın kısaca eşeklerin tepişmesine benzettiği bu birbirimizi boğazlama, birbirimizi kemirme, aşağılama, tüketme uğraşımızın kendimize de, saldırdığımız insanlara da yalnızca zarar verdiği, hiç kimseye hiçbir şey kazandırmadığı, üstelik toplumu sıkıntıya soktuğu herkesçe bilinen bir gerçek. Başkalarını karalamak, yıpratmak gibi yanlış mücadele yöntemleri yerine kendimizi daha çok çalışarak, daha çok bilgilenerek geliştirmeyi, güçlenmeyi amaç edinsek, tepişmekten kurtulmaya çalışsak daha doğru davranmış olacağımızı sanıyorum. Siz ne dersiniz?
İKİNCİ TUR YOK!
Şu yaklaşık beş milyar yıllık dünyanın kendi yakıştırmamız olan şu yirmi birinci yüzyılının onuncu yılının sonlarında, Kuzey Yarıkürenin şurasında var olma, yaşama şansını yakalamışız. Görebiliyorsak gök yüzünde yağmur, kar, sis, bulutlar, Ay, Güneş, yıldızlar, Samanyolu, Kuşlar, uçaklar… Yeryüzünde sayısız bitki, hayvan türü, böcekler, otlar, çiçekler, meyveler, renkler, insan yapısı sayısız tür ve çeşitte araç gereç… İşitebiliyorsak rüzgar sesi, yağmur sesi, kar sesi, su sesi, koyun kuzu sesi, çıngırak sesi, kurt, kuş, böcek sesi, insan sesi, çocuk sesi, yar sesi… Ve lanet olası bomba sesi, top – tüfek sesi, tank sesi… var.
Çevremizi kuşatan, uzayı tıklım tıklım dolduran nesnelerden, seslerden, renklerden, hareketlerden ne kadarını algılayabiliyoruz, algıladıklarımızdan ne kadarını anlıyor ya da anlamlandırabiliyoruz ki? Ev ve işyeri komşularımızdan, iş yeri arkadaşlarımızdan, alış veriş yaptığımız insanlardan, okulumuzdan, öğretmenlerimizden, öğrencilerimizden, mahallemizden kaç kişiyi yeterince tanıyoruz, kaçının adını, sevinçlerini, sorunlarını, dertlerini… biliyoruz ki? Çevremizdeki kaç köye, kaç kasabaya, kaç şehre gidebildik; tanınmaya, gezilip görülmeye değer yerlerini gezip görebildik?
Şu güzelim dünyaya yabancı geldik, yabancı gidiyoruz. Ne doğal çevremizi ne toplumumuzu ne çocuklarımızı, ailemizi ulusumuzu önemsiyoruz. Doğrusu bu ya kendimizi bile yeterince tanıma niyetimiz de, çabamız da yok.
Çoğumuz farkına varmamış, öğrenememiş olsak da tıpkı tek tek insanlar gibi, insanlığın da bir bebeklik, bir çocukluk, bir gençlik, yetişkinlik, olgunluk çağı var. Bebekler nasıl doğumdan sonra annelerinden başlayarak çevrelerindeki varlıkları fark etmeye, fark ettikleri nesneler arasındaki farkları da fark etmeye ve bu farkları anlamak ve anlamlandırmak için annelerine “Bu ne, bu nasıl olmuş, bunu kim yapmış?” diye sonu gelmez sorular sormaya başlarlarsa, insanlık da en iyi gelişmiş zekalarıyla, bilgeleriyle “Bu nedir, neye yarar, nasıl oluşmuştur ya da kim tarafından yapılmıştır…” gibi sorular sormaya başlamış ve bu soruların yanıtlarını bulmaya çalışmıştır. Bu sorulara insanlığın bebeklik çağında verilen ilk yanıtlar, zorunlu olarak insanlığın o dönemlerdeki bilgi ve deneyim birikimlerince şekillendirilmiş, yani o günlerin toplumları nasıl eli sopalı zorbalarca hayvan sürüleri gibi yönetiliyorsa, doğa olaylarının da zorba doğaüstü güç sahiplerince kararlaştırılıp gerçekleştirildiği açıklamaları üretilmiş, somut olarak insanların karşısına hiç çıkmamış olan bu varsayımsal yaratıcılar ancak topraktan, taştan, ahşaptan ya da çeşitli metallerden yapılıp tapınaklara yerleştirilmiş heykelleriyle insanların gözünde somutlaştırılabilmiştir. Bu süreç, dünyanın her yerinde ve her zaman tapınak sakinlerinin bu işten büyük rant sağlamaları sonucunu doğurmuş, rantçılar toplumları bu düzeyde tutabilmek için, başka bir deyişle düzeni korumak için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardır.
Ancak insanlığın çocukluk ve ilk gençlik çağındadır ki çağdaşlarının çok çok üstünde zeka düzeyindeki bir takım insanlar doğa ve toplum olaylarının tapınaklardaki heykellerle temsil edilen varsayımsal güçlerce değil, ancak yine birbiri ardınca gelişen ve gelişmek zorunda olan doğal olayların yol açtığı kütle ve enerji birikimlerinin belirli bir düzeye ulaşmasıyla (niceliğin niteliğe dönüşmesiyle) sonsuz neden-sonuç- neden-sonuç… (tez – karşı tez – sentez) zincirine yeni fakat öncekilerden farklı halkalar oluştuğunu, bu farklılaşarak oluşma sürecinin sürüp geldiğini ve sürüp gideceğini anlamaya başlamışlardır.
İnsanlığın kısaca felsefe diye adlandırılan, doğayı, toplumu ve insanı anlama çabalarının bu düzeyi, hiç kuşku yok ki tapınak sakinlerinin (rantçılarının) keyfini ciddi biçimde kaçırmış, tapınak sakinleri filozoflara karşı ellerinden gelen her türlü saldırıda ve direnişte bulunmuşlardır. İnsanlık bir yandan bu çatışmayı yaşarken bir yandan da yine en zeki çocukları eliyle her şeyi ölçüp biçmeye, tartmaya, saymaya, gözlemlemeye, tekrar tekrar deneyip aynı sonuçları almaya… başlamış, bu çabalardan da bilim doğmuştur. Kuşku yok ki tapınak sakinleri (rantçıları) bilimle uğraşanlara karşı her yolla direnmeyi sürdürmüşlerdir. Bu çatışmalar her ne kadar kimi filozofların (bilgelerin) ve bilginlerin büyük acılar çekmelerine, canlarından olmalarına da yol açmış ise de sonuç olarak insanlığın en azından bir kesimi bilimin ve felsefenin nimetlerinden yararlanabilecek aydınlık düzeye ulaşabilmiştir.
Peki, biz, dünyanın şurasında, şu zamanda, şu güzelim ülkede yaşayanlar bu uçsuz bucaksız evrenin, bu sonsuz zengin dünyanın, dağların, ovaların, ormanların, kuşların, böceklerin, çiçeklerin, çocukların, çocuklarımızın… insanların, yer yüzünün, gökyüzünün, insanların ürettiği güzelliklerin, sanatın, bilimin, müziğin, köyümüzün, kentimizin, ülkemizin, ulusumuzun, felsefenin, bilimin, kurulmaya değer dostlukların… farkında mıyız? Farkındaysak ne güzel! Bunları fark etmemişsek ve daha kötüsü fark etmeye değer bulmuyorsak çok yazık… Unutmayalım ki bu güzelim dünyaya, bu sonsuz evrene insan bilinciyle gelme şansını yakalamış isek de asıl şans, ömrümüzü bütün bunları en iyi algılayacak, en doğru anlayıp yorumlayacak, güzellikleri en çok fark edip tatlarına varacak, gönlümüzü kendimiz, eşimiz, çocuklarımız, yakınlarımız, dostlarımız, ulusumuz ve tüm insanlık da dahil olmak üzere canlısı ve cansızıyla tüm evreni sonsuz bir ilgiyle, sevgiyle, saygıyla, hayranlıkla, anlayış ve hoşgörüyle kucaklayacak biçimde genişleterek geçirebilmektir. Ömrümüz, bunu yapabildiğimiz ölçüde anlam kazanır. Bilincimiz, bilgi birikimimiz, gönlümüz insanlığın ilkçağdaki algılama, anlama ve genel birikimi düzeyinde saplanıp kalmışsa, hala tapınak rantçılarının güdümünden kurtulamamışsak biyolojik olarak yirmi birinci yüzyılda yaşıyor olmamızın ne anlamı olabilir ki? Bir düşünür, “Ne kadar yaşadığımız değil, nasıl yaşadığımız önemlidir.” diyor. Gerçekten doğru bir söz! Kinlerle, nefretlerle, düşmanca duygularla geçirdiğimiz zamanlar ömürden sayılabilir mi hiç?
Bu dünyadaki varlığımızın ikinci turu yok! Bu turda ne kadar görebilirsek, ne kadar gezebilirsek, ne kadar okuyabilirsek, ne kadar dinleyebilirsek, ne kadar tanıyabilirsek, ne kadar dostluklar kurabilirsek, kendimize, ailemize, dostlarımıza, tüm dünyaya, insanlığın tarih boyunca ürettiği bilim, sanat ve düşünce ürünlerine… ne kadar ilgi, sevgi, saygı, dostluk sunabilirsek ancak o kadar yaşamış sayılırız. Ömrümüz en büyük servetimizdir. Boşa harcanmış bir saniyemiz bile giderilemez ağırlıkta zararımızdır. Unutmayalım: İkinci tur yok. Ne kadar dolu yaşayabileceksek burada ve şimdi!
İKTİDAR SARHOŞLUĞU
İçkiyi fazla kaçırıp kendini perişan edenlerin halini bilirsiniz. Hem sonradan çok pişmanlık duyacakları, kendilerini küçük düşürecek davranışlarda bulunurlar; yürürken ayakları birbirine dolanır, yere yıkılırlar; içleri dışlarına çıkar hem de çevrelerini rahatsız ederler. Böyleleri genellikle evinden, ailesinden kopar, göz göre göre yuvalarını yıkarlar. Eşleri, çocukları perişan olur.
Sarhoşlarla aynı masayı, aynı ortamı paylaşmak, yakışıksız söz ve davranışlarına katlanmak istemeyiz. Böyleleriyle bir arada bulunmak zorunda kalırsak ve eğer sözümüzü dinlemek nezaketini göstereceklerini umarsak, onlara alkolün beden, ruh ve toplum sağlığımızı bozduğunu, ayrıca sarhoşluğun çok ayıp bir durum olduğunu, kendilerini önemsemiyorlarsa bile, ailelerini üzmek ve zor duruma düşürmek haklarının bulunmadığını anlatmaya, onları alkolden uzaklaştırmaya çalışırız.
Sarhoşluğun bir başka çeşidi vardır ki o, iktidar sarhoşluğudur.
İktidar sarhoşluğu, alkol sarhoşluğundan çok daha zararlı, çok daha küçük düşürücü, çok daha ayıp, ayılınması çok çok daha uzun süren, hatta ancak iş işten geçtikten sonra mümkün olabilen bir sarhoşluktur.
İktidar, en kısa deyişle yönetme yetkisi ve bu yetkiye sahip olma halidir. Yönetme yetkisini miras yoluyla elde eden kişi, eğer ortada başka mirasçılar yoksa, bu yetkisini kuşku yok ki gönlünce kullanır… mı? Pek öyle değil! Çünkü içinde bulunulan şartlar çoğu kez muktedirin gönlünden geçene uygun değildir. Diyelim ki çiftlik sahibi toprağına çeltik ekmek istiyor; Yeterince su bulunamazsa ne olacak?
Diyelim ki bir yönetim biriminin başına getirildiniz. Makama atanmanız kariyerinize uygun olarak yapılmış olabileceği gibi sizi araç olarak kullanmak isteyen bir politikacının talebiyle de olabilir. Koltuğunuz emeğinizin, bilgi ve becerinizin hakkıysa, yönetme görevinizi mevzuata ve dairenizin kuruluş amaçlarına uyarak yürütür, iyi bir yönetici olabilirsiniz. Size teslim edilen mühür kariyerinizin karşılığı değil de falanca siyaset soytarısının bedeli ağır olacak bir lütfuysa iktidar sarhoşu oldunuz gitti. Artık sizi kimse tutamaz. Astığı astık, kestiği kestik (!) olursunuz. Kafanız kızdıkça “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” diye başlarsınız. Yolda yürüyüşünüz, koltukta oturuşunuz, aynaya bakışınız değişir. Öyle bir sarhoş olursunuz ki koltuğunuzu borçlu olduğunuz velinimetiniz efendiniz siyaset soytarısının gücünün her şeye yettiğini, onun sağ kolu olduğunuzu, onun için vazgeçilmez olduğunuzu hayal edersiniz. Sanırsınız ki velinimetiniz efendiniz sizi en kısa sürede basamak basamak en yüksek makamlara kadar tırmandıracak. Bu sanıyla daha bir sarhoş olur, başında bulunduğunuz kurumun varlık nedenini ve uygulamak zorunda bulunduğunuz mevzuatı unutursunuz. Artık siz bir devlet memuru değil, velinimetinin emrinde bir uşaksınız. Ne var ki iktidar sarhoşluğunuzun kaynağı olan koltuğunuz sizi kör etmiş, zavallı bir uşak olduğunuzu göremez hale getirmiştir.
Lütfedilmiş yetkinin uşaklaştırdığı, hak edilmemiş koltuğun kör ettiği tek zavallı siz değilsiniz çok çok sayın iktidar sarhoşu. Sizi koltuğa oturtan siyaset soytarısı da aynı sarhoşluğun esiri. Ve onu bulunduğu yere oturtan daha büyük siyaset soytarısı da! Hatta en tepedekiler de! İktidar sarhoşlarının zararı yalnız kendilerine ve ailelerine değil ki! Onlar yalnızca kendilerini değil, kendilerine bel bağlayan şaşkınları da, toplumları da, ülkelerini de, hatta dünyayı da büyük zarara uğratırlar. Tüm insanlığa zarar verirler.
En iyisi, siz siz olun, bilgi birikiminiz ve becerinizle, kültürünüzle hak etmediğiniz koltuklardan uzak durun. Size biçilmiş fiyatların ifadesi olan, siyaset soytarılarının lütfettiği koltukları onurunuzla reddedin. O zavallıların uşağı olmayın, adam olun. Sadece adam olun. Bırakın iktidar sarhoşluğu onların olsun.
İktidar yükseldikçe ahlak düşer
“İktidar yükseldikçe ahlak düşer!” diyor bir hukuk bilgesi. Bu nedenle iktidarların sınırlanması, denetlenmesi gerektiğini söylüyor. Doğru mu söylüyor?
Tarih bize, yükselen iktidarların hızla keyfiliğe yöneldiğini, iktidar sahibinin kararlarının ve icraatının yalnızca kendi inançları, ihtiyaçları ve kanaatleri doğrultusunda şekillendiğini göstermektedir. İktidar sözcüğü günümüzde her ne kadar siyasi iktidar anlamında kullanılmakta ise de, gerçekte fiilen hükmetme gücüne, yaptırım uygulama yetkisine sahip olmayı ifade eder. Bulunduğu ortamda hangi işlerin ve bu işlerin nasıl yapılacağını kim kararlaştırıyorsa orada iktidar sahibi odur. Örneğin bir ailede üretim ve tüketim işleri kim tarafından planlanıyor? Genellikle ailenin reisi konumundaki birey tarafından! Bu, son derece açık seçik bir durum: Ailede televizyonun uzaktan kumanda aleti kimin elinde? Birlikte seyredilecek programı kim seçiyor? Elbet ailenin reisi! Reis evde yoksa? Elbet reisin vekili, yani reisten sonra ailede en güçlü olan kimse, kumandayı o ele alıyor. Aile içindeki güç egemenliği kültürümüzün bir ayağı olduğu için çoğu kez sineye çekilir.
Okulunuzda, iş yerinizde, kışlada amiriniz konumundaki kişilerin ne kadar keyfi, hatta ne kadar zalimce davranabildiklerini, sizi özel hizmetlerinde adeta köle gibi, uşak gibi çalıştırabildiklerini, alaya aldıklarını, aşağıladıklarını, en azından bunu deneyebildiklerini bilirsiniz. Böyle davrananlara genellikle “sonradan görme”, “ ne oldum delisi” , “makam sarhoşu” gibi nitelemeler yapılır.
Çok çok alt kademelerdeki iktidar sahiplerinin keyfi tutumları kademeleri, başka bir deyişle rütbeleri, servetleri, siyasi nüfuzları yükseldikçe çeşitlenir, şiddetlenir, sonunda çekilmez hale gelir. Ya bu ortamdan uzaklaşmak zorunda kalırsınız ya da “Ulan …. Senin de, makamının da, işinin de, maaşının da..” diye başlayıp karakolluk olursunuz. Sizi bu noktaya sürükleyen, size karşı uyguladığı zulümden dolayı kendisinden hesap sorulmayacağına inanan ne oldum delileridir. İktidar sarhoşlarıdır.
Halkın ne oldum delisi ya da iktidar sarhoşu diye nitelediği kişiler eğer kontrol altına alınmazlarsa, keyfilikleri her kademe yükselişlerinde biraz daha artar ve sonunda astığı astık kestiği kestik düzeyine yükselir. Böyleleri için işlerine gelen her şey, her yöntem meşrudur. Artık onlar için yasaya, hukuka, ahlaka uygunluk kaygısı yoktur. Yasaya uymak yerine yasaları kendilerine uydurmaya kalkışırlar. Yargıyı kendilerine uydurmaya çalışırlar. İşin kötüsü, çoğu kez başarırlar da. Çevrelerinde kendileri için hizmete amade sayısız uşaklar bulurlar para ya da makam karşılığında. Böylece megalomanileri günden güne ağırlaşır. Tek adam, tek lider, tek doğru düşünen, tek bilge, tek patron… olduklarına inanır olurlar. Ulusun zenginlik kaynaklarını, servetini yerli ve yabancı dostlarına, yakınlarına peşkeş çekmeyi doğal hak ve yetkileri sayarlar. Kendisini oraya taşıyan uşaklarını, destekçilerini ve herkesi azarlamaya, aşağılamaya, başlarlar ve bu ahlak düşüşü bir gün çocuğun biri “Kral çıplak” diye bağırıncaya kadar sürüp gider. Sonunda Tunus’ta, Mısır’da ve başka ülkelerde olduğu, olacağı gibi, bir diktatör varmış, bir diktatör yokmuş… oluverir. Tarihin çöplüğü böylesi bir varmış bir yokmuş türünden diktatörlerle dolu.
İyisi mi sayın ne oldum delileri, siz siz olun, yol yakınken aklınızı başınıza devşirin. Ayılın iktidar sarhoşluğundan, boş verin demokrasiyi diktaya götüren yol olarak kullanmaktan…
BEN’İMİZİ VE BENCİLLİĞİMİZİ AŞMAK…
Kimi insanların buldukları her fırsatta, her yerde, sohbet ya da tartışma konusu ne olursa olsun, yerli yersiz söze girerek “Ben, ben, ben…” diye diye kendilerini gündemin baş konusu haline getirdiklerine pek çok kez tanık olmuş, uzun süre sabırla dinledikten sonra sıkılmış, kurtuluşu toplantıyı usulca terk etmekte bulmuşsunuzdur.
Kendilerini gündemin ilk ve tek maddesi yapmaya çalışanlar neden böyle davranırlar? Onlar için neden kendilerinden başka hiçbir şey, hiç kimse önemli değil? Öyle sanıyorum ki onları böyle davranmaya zorlayan, var olduklarını, önemli olduklarını, hatta çok çok önemli olduklarını gösterme, kabul ettirme ihtiyaçlarıdır. Ben, ben, ben diye başlayıp bitirdikleri sonu gelmez cümlelerin anlamı kısaca şudur: “Ey insanlar, ben de varım, ben de önemliyim, beni neden görmezden, duymazdan geliyorsunuz? Beni neden önemsemiyorsunuz beni neden yok sayıyorsunuz?” Bu, düpedüz çığlıktır. İlgi görmeyen, dışlanmışlık duygusunu yaşayan insanın çığlığıdır.
Bu çığlıkların sahipleri her ne kadar can sıkıcı, hatta bıktırıcı, usandırıcı olsalar da bir ölçüde haklılık paylarının bulunduğu düşünülebilir. Kim bilir, belki de onları bu hale düşüren biraz da bizim ilgisizliğimizdir. Onlara hiç ilgi göstermememiz, zaman ayırmamamızdır. Kendi dertlerimiz
İçinde öyle yitip gidiyoruz ki çevremizdeki insanların farkına bile varmaz oluyoruz. Onlarla sohbet edermiş gibi yapıp yalnızca biz konuşuyoruz, kendi dertlerimizi, düşüncelerimizi, kendi anılarımızı, kendi yargılarımızı anlatıp duruyoruz da karşımızdakine kendisinden, kendi sorunlarından, iç dünyasından söz etmesi için hiç fırsat vermiyoruz. Yani biz de düpedüz onlar gibi davranıyoruz. Kendi benliğimizin, bencilliğimizin içinde yitip gidiyoruz. Böyle davranarak başkalarının vaktine de kendi vaktimize de yazık ediyoruz ve çevremizi kazanmaya çalışırken istemeden, farkında olmadan kaybediyoruz. İnsanlar bizden usul usul uzaklaşıp gidiyorlar.
Bizi ve başkalarını çekilmez hale getiren, yukarıda sözünü etmeye çalıştığımız ben’lik duygumuzdur. Gerçi benlik duygumuz yukarıda vurgulanmaya çalışıldığı gibi insanı toplumdan dışlatmaya neden olabilecek tavır ve davranışlara yol açabiliyor, hatta bencillik boyutuna tırmanarak kişiliğimizin mutlak hakimi haline gelebiliyorsa da, akılla kontrol altına alındığında yaşamımızı güzelleştirmesi, de mümkündür. Ben’lik duygumuz kendimizi toplumda ve evrende canlı ve cansız sayısız varlıklar arasında herhangi bir varlık olarak, ama elbet diğer varlıkların tümü gibi var olma, var sayılmayı, önemsenmeyi, sevilmeyi hak eden değerli bir varlık olarak algılamamıza elverdiği ölçüde yararlıdır. Benlik duygumuz haddini aşarak bencilleşmeye vardığında ise artık kendimizden başka tüm varlıklar için bir azap, bir kahır kaynağı haline gelmemize yol açar. Bu nedenle, hem kendi mutluluğumuz ve huzurumuz hem de başka varlıkların selameti için ben’liğimizi ve bencilliğimizi kontrol altına almak, daha da iyisi, bunları tümüyle aşmak zorundayız. Hayat bize, toplumlarınca en çok sevilip sayılan insanların, ben’liklerini ve bencilliklerini aşabildiklerini gösteriyor…
İNSANLAŞMANIN NERESİNDEYİZ ? (1)
Hayvanların anatomisiyle ilgilendiniz mi hiç? Böyle bir iş için veteriner, hayvan üreticisi, avcı ya da kasap olmak gerekmiyor. Bir hayvanın canlı halini, beslenmesini, üreme çabasını, kesilip yüzülmesini, iç organlarının çıkarılmasını, gövdesinin parçalanmasını seyretmişseniz, hayvanların anatomisi hakkında belli bir fikir edinmişsinizdir. Yaşadıkları çevrede hayvanları görme fırsatı bulamayanlar bile televizyonlarda yayınlanmakta olan hayvan belgeselleri sayesinde hayvanları yeterince tanıma, yaşam biçimleriyle ilgili az çok bir fikir edinme olanağını bulmuşlardır.
Hepimiz biliyoruz ki hayvanlar vücut sıcaklıklarını derileri ve derilerini kaplayan tüyler ya da kıllarla korurlar. Hava sıcaklığı katlanamayacakları ölçüde değiştiğinde duruma göre gölgeye, kuytuya ya da kovuklara, inlere sığınırlar. İnsanlarsa tüyleri artık vücut sıcaklığını koruyamayacak kadar kısalmış ve seyrelmiş olduğundan bu sorunu uygun kalınlıkta giysilerle, giysiler yetmezse ateşten ve mağaradan, kulübeden saraya kadar çeşitlenen barınakları kullanarak çözmeye çalışırlar. Yine hepimiz biliyoruz ki canlıların yaşaması için beslenmeleri gerekir ve hayvanların bir kısmı otçul, bir kısmı etçil, bir kısmı ise hem etçil hem otçuldur. Bütün hayvanlar, besinlerini ağızlarıyla bedenlerine alırlar, vücudun orta kısmında yer alan karın bölgesindeki organlarla öğütüp yararlı maddeleri bağırsaklar aracılığıyla kana karıştırdıktan sonra kalan posaları atarlar.
İnsanın beslenme organları da hayvanlarınkine benzer bir düzende sıralanmış olup aynı şekilde çalışırlar. Dolaşım, solunum ve sinir sistemleri de ana hatlarıyla birbirine benzer. Acıkırlar, susarlar, saldırırlar, korkarlar ve kaçarlar. Üremek için aynı türün karşı cinsine ihtiyaçları vardır. Yavruların yaşamı spermle yumurtanın birleşip ilk hücreyi oluşturmasıyla başlar; ilk tek hücre bölünerek çoğalır. Döl yatağındaki bu bölünüp büyüme, ilk şekillenme süreci, bütün hayvanlarda ve insanda şaşırtıcı benzerlikler gösterir. Özetlersek, insanlar ve hayvanlar, canlı varlıklar olarak pek çok yanları, yaşam süreçleri ve davranışlarıyla birbirlerinden çok da farklı değillerdir. Biyoloji (canlı bilimi) uzmanları, yeryüzünde yaşamın ilk canlı tek hücrenin değişen şartlara uyum sağlayarak çoğalıp çeşitlenmesiyle ortaya çıktığını öne sürerken çok sağlam kanıtlara dayanıyorlar.
Hayvanlar, beslenme konusunda doğada hazır bulduklarıyla yetinmek durumundadırlar. Otçullar arazide bulabildikleri otu ve tohumları yemekle yetinirler. Etçiller yakalayabildikleri hayvanlarla beslenirler.
Hiç bir aslanın, çakalın kendisine ait koyun sürüsü bulunmadığı gibi hiç bir koyunun da kendisine tapulu bir arpa tarlası yoktur. Kısacası, hayvanlar ürettikleriyle değil, bulduklarıyla beslenerek yaşayabilirler.
Peki, insan, doğada bulduğu besinleri geri mi çeviriyor? Elbette hayır. İnsan bulduğu (topladığı, avladığı) besinleri zevkle , memnuniyetle yiyor. Ancak bulduklarıyla yetinemeyeceğini tecrübeyle öğrendiğinden üretmeye de başlıyor: Tahıl ve meyve – sebze üretiyor, hayvanları evcilleştirip sürüler oluşturuyor. Böylece insan, tüketmek için üretmek gibi, hayvanlarda görülmeyen bir davranış geliştirmeye koyuluyor. Üretme davranışıyla hayvandan farklılaşan insan, doğaldır ki belirli bir rahatlamaya, doygunluğa ulaşıyor ve kendisine yeterlik ve güven duygusunu geliştiriyor. Bu aşamadadır ki insan, kimi türdeşlerinin üretme olanaklarından yoksun bulunduklarının farkına varıyor ve ürettiklerinin bir kısmını onlara vermeye, ürününü güçsüzlerle paylaşmaya başlıyor. Böylece insanın hayvanlardan farklılaşmasının, yani insanlaşmasının ikinci basamağı ortaya çıkıyor.
Üretmek ve paylaşmak… İnsanlaşmanın ilk iki adımı! Kuşkusuz, insanlaşmak bu iki adımdan ibaret değil. Ancak şimdilik kendimizi bu iki adımlık mesafede gözden geçirelim: Üretmemiz için gerekli bilgi, beceri, sağlık ve sair olanaklarımız bulunduğu halde üretmekten kaçınıyor muyuz yoksa üretiyor muyuz? Ürettiklerimizin bir kısmını üretme olanaklarından yoksun kimselerle ve canlılarla paylaşmaktan kaçınıyor muyuz yoksa güçsüzlerin de yaşama hakları var diyerek paylaşmaya yöneliyor muyuz?
Bu sorulara verdiğimiz yanıtlar, bize insanlaşmanın neresinde olduğumuzu gösterecektir.
İSTEYENİN BİR YÜZÜ
Gerçek yaşamda olmaz böyle şeyler ya, oldu diyelim; Alaeddin’in cini karşınıza çıkıp “Dile benden ne dilersen.” dese, ne dilerdiniz?”
Rüya gibi fırsat olurdu bu, pek çoğumuz hanlar, hamamlar, fabrikalar, gemicikler, cebren toplanan takılar ve mücevherlerle patlayasıya dolu kasalar, saraylar, sevgililer, şan şöhret falan isterdik değil mi?
Gelin, görün ki herkes bizim gibi düşünmüyor. Biz küpümüzü doldurmaya çalışırken elin derdine düşen, komşusu aç yatıyor diye uykusu kaçanlar da var. Yukarıdaki soruyu onlara sorarsanız, yanıtları hazırdır:
“Efendim, dünyada aç ve kimsesiz insan kalmamalıymış, dünya nimetleri akıllıca yöntemlerle herkese yetecek kadar çok üretilmeli ve adil bir paylaşımla herkesin ihtiyacı karşılanmalıymış. Böyle bir üretim ve paylaşım için herkes ilgilerine ve yeteneklerine uygun eğitimden geçirilmeli, eğitim ve yeteneklerine uygun işlerde çalışma imkanı bulması sağlanmalı, ancak sağlık durumları üretime katkıda bulunmalarına elvermeyenler de eğitim ve sağlık hizmetlerinden yararlandırılmalı, insanca yaşamaları sağlanmalıymış. Hiçbir çocuk eğitimsiz kalmamalı, eğitim, çocukları ve gençleri yöneticilerin kuklaları, fedaileri, emir kulları olarak şekillendirme ahlaksızlığından arınmalı, eğitilenleri cennetin yolunun şeyhlerinin kucağından, yatağından, nur çeşmelerinden geçtiği safsatasından korumalıymış. Çocuklar büyüdüklerinde işçi olurlarsa sigortasız çalışmayı reddetmeli, işveren olurlarsa sigortasız işçi çalıştırmamalılarmış. Evlenip yuva kurduklarında eşlerine ve çocuklarına karşı saygıda ve sevgide kusur etmemeli, onlara karşı hiçbir nedenle şiddet ve kötü söz kullanmamalılarmış. Siyasete girip iktidar olurlarsa milletin parasını yakınlarına peşkeş çekmemeli, hizmet sunumunda partizanca ayrım yapmamalı, iktidar sarhoşluğuna kapılmamalılarmış. Memur olurlarsa devletin memuru olduklarını unutup kendilerini devlet sanmamalı, kamu mallarının eşrafa peşkeş çekilmesine seyirci kalmamalılarmış. Büyük makamlara geldiklerinde memleketin binlerce büyük zenginini çocuklarının sünnetlerinde ve düğünlerinde takı getirme mecburiyetinde bırakacak davetlerden kaçınmalı, onurun paradan daha değerli olduğunu unutmamalı, görevlerinden çaldıkları zamanlarını eşraf yatlarında, sofralarında heba etmemelilermiş. Yetki sahibi olduklarında yetkilerini kişisel egemenlik ve istismar aracı olarak kullanmamalı, bunun insanı en çok küçülten, adeta acınası durumlara düşüren bir kişilik bozukluğu olduğunu çok iyi bilmelilermiş. Ve daha bir sürü ..miş, ..mış…”
Ne yaparsınız, böyleleri de olacak elbet. Varsın onlar da öyle düşünsünler, öyle inansınlar. Hanlarımızı, hamamlarımızı, haybeden gelirlerimizi, Alaeddin’in cininin doldurup taşırdığı küplerimizi çekemiyorlar. Çatlasınlar. Daha ne diyelim? Onlar varsınlar, inanmasınlar cinlere perilere; varsınlar küplerimizi cinlerin doldurduğunu kabullenmesinler, komşuları aç yatarken uykuları kaçsın. Biz, işimize bakalım, Cinlere, Conilere inanmakta, onlara saygıda ve itaatte kusur etmeyelim. “Ne dilersen dile benden.” diyen cine dileklerimizi hemen sıralayalım: Hanlar, hamamlar, saraylar, takılarla, dolarlarla, eurolarla dolup taşan küpler ve daha neler neler… İsteyenin bir yüzü…!
KAR TANELERİ SAVRULURKEN…
Kar yağışı pek çok insan için zevkle, sevinçle seyredilen bir doğa olayıdır. Ocağınız tütüyorsa, sobanız gürül gürül yanıyorsa, eviniz sıcacıksa, karnınız tok, sırtınız da pekse, üstelik sağlık sorununuz da yoksa, kar yağışını seyretmenin keyfine doyum olmaz. Pencerenizin önünden ayrılmak istemezsiniz. Derken içinizdeki o büyümek bilmeyen çocuk sizi elinizden tuttuğu gibi sokağa, savrulan kar tanelerinin arasına sürükler. Artık yedi yaşında ya da yetmiş yaşında olmanız bir anlam taşımaz olur. Gönlünüz savrulan beyaz kuş tüylerine benzeyen kar taneleri arasına karışıp gider. Siz orada bedeninizin hemen algılamaya başladığı ısırgan soğukla baş başa kalırsınız. Yiğitliğinize toz kondurmamak için bir süre anlamazdan gelirsiniz durumu ama sonra üşümekte olduğunuzu kabullenmek zorunda kalırsınız. Önce yakanızı sıkıca kapatır, sonra ellerinizi ceplerinize sokarsınız. Biraz daha üşüyünce istemeye istemeye sıcak odanıza dönersiniz. Pencerenin önündeki yeriniz sizi bekliyor. Demini almış sıcak çayınız da. Eh, mutfaktan da sıcacık, mis gibi yemek kokuları geliyor işte, daha ne olsun? Gel keyfim, gel! Oh ne güzel!
Oh ne güzel, de, herkes için mi? Herkes için değil elbet: Otogarların soğuk bekleme salonlarına, apartman girişlerine, ambalaj kutularından yapmaya çalıştıkları kuytulara sığınmak zorunda kalan dışlanmış zavallılara, zorla dilendirilirken donmamak için duvar diplerine büzülüp kalan minicik çocuklara sorarsanız kar yağışı pek de sevindirici bir olay değil.
Dondurucu soğuk kış gecelerini, kış gündüzlerini düzmece çadırlarda geçirmek zorunda kalan felaketzedeler için de hiç sevimli değil kar yağışı.
Dağ başlarında, kar altında nöbet tutan, her an donarak ya da vurularak , parçalanarak ölebileceği kaygısını yüreğinin derinliklerinde taşıyan gençlerimiz için de, onların anaları, babaları, sevenleri için de sevinilecek bir yan yok kar yağışında. Nasıl ki Aralık 1914’te aç bi ilaç, postalsız, çarıklı ya da yalın ayak, çoğu çıplak denilecek kadar perişan kıyafetli doksan bin Mehmetçiğin donarak ölecekleri tüm komutanlarınca bilindiği halde, göz göre göre Allahuekber dağlarına sürülmelerinde bir güzellik bulmadığı gibi…
- Kar yağışından, kar tanelerinin gökten yere süzülerek inmesinden ya da çılgınca esen rüzgara kapılıp savrulmasını seyretmekten zevk almanın, sevinç duymanın utanılacak bir yanı yok elbet. Elbet seyredip zevk alacağız gece lapa lapa yağan, üstümüze beyaz kuş tüyleri gibi düşen kar tanelerini, sokak lambalarının altında durarak. O anda yaşadığımız güzellikten mest olacağız. Ama bu zevk, bu soğuk kış günlerinde o düzmece çadırlarda donma tehlikesiyle her an karşı karşıya olan felaketzedelerin, kar altında nöbet tutan çocuklarımızın, dışlandıkları için bekleme salonlarında, duvar diplerinde, apartman kuytularında, karton ambalaj kutularında barınmak zorunda kalan, çöplüklerden beslenmeye çalışan insanlarımızın varlığını da, onlara karşı sorumluluğumuzun bulunduğunu da unutmayacağız.
Ve bir şey daha: Saltanat tutkunlarına ve onların emperyalist ortaklarına karşı durdukları için zulümhanelere doldurulanların ve onların zulümhane önlerinde kurdukları çadırlarda azimle nöbet tutan yakınlarını da unutmayacağız. Ve bu manzaranın sürüp gitmesine pis parmaklarıyla destek verenleri de…
KOCAPINAR NOTLARIM
Av. Remzi KISA
BAŞLARKEN
Merhaba!
Neden Kocapınar Notları?
Bu soruyu yanıtlamak için önce bu notların üretildiği ortamdan söz etmeliyim.
Kocapınar, bin yaşlarını çoktan aşmış çınar ağaçlarının kökleri arasından süzülüp yer yüzüne çıkan duru su kaynağının adıdır. Kocapınar, bu su kaynağının çevresinde en az üç bin yıldır var olan köyün de adıdır. Su kaynağını çevreleyen ulu çınarlar çok uzun zamandan beri bu toprağın insanlarını gölgesinde barındırır. Sıcak yaz günlerinde, serin yaz gecelerinde birçok insan bu ağaçların altında vakit geçirir. Üçerli beşerli arkadaş gruplarının çevrelediği masalarda , odun ateşinde demlenmiş gerçekten nefis çaylar içilir, sohbetler edilir. Sohbetlerde konu belirleyici genellikle çağrışımlardır. İlk konuşan askerlik anılarını anlatmışsa, ondan sonra söz alan da askerlik anılarından söz eder. Sonraki konuşmacı, öncekinin anlattıklarının çağrıştırdığı bir konuda bir şeyler söyler. Başka masalarda süt fiyatlarının düşüklüğünden, yem fiyatlarının yüksekliğinden, mazotun pahalılığından, köylünün yeni gelir kaynakları yaratması gerektiğinden, çocuklarımızı okumaya ve yüksek öğrenime teşvik etmek gerektiğinden… söz edilir.
Derken, yolu her nasılsa Kocapınar’a düşmüş bir yabancı, arabasını çınarların altına park eder, soluklanmak için bir masaya oturur ve hemen öfkeyle söze girer: “ Bu ne biçim köy yolu birader? Neden köyünüze sahip çıkmıyorsunuz? Neden yolunuzun yapılması için devlete başvurmuyorsunuz?” Oturduğu masadaki köylülerden biri ona sakin sakin cevap verir: “ Köy halkının büyük çoğunluğu seçimlerde Atatürkçü partilere oy verir. Bu yüzden Atatürk düşmanlarının gözünde köyümüz gavur köyüdür. Bu yüzden bize yol yapmazlar. Bizden vergi toplarken ve çocuklarımızı askere alırken kime oy verdiğimizi sormazlar ama yolumuzu yapmaya gelince kime oy verdiğimizi sorarlar. Hiç utanıp sıkılmadan, ne kadar oy, o kadar yol derler. Köylümüz ise oylarımız namusumuzdur, satılık değildir, oy karşılığı yapacağınız yoldan gideceğimize domuzun patikasından gideriz diyerek bu politikacıların ağızlarının payını verirler.
Kocapınar’ın başında, koca çınarların altında sohbetler bu minval üzere sürer gider. Ele alın- madık konu, tartışılmadık fikir kalmaz. Memleket her gün yeniden kurtarılır, Sorunlar bir çırpıda çözülür. Ertesi gün aynı masalarda, aynı konular, aynı sorunlar bir kez daha ele alınır ,
Konuşulur, konuşulur… Sonuç: sıfıra sıfır, elde var sıfır…
Ben, işte bu ortamda görüp işittiklerimden, yaşadıklarımdan sizlerle paylaşılmaya değer buldu ğum notları, bana bu sayfada yer verildiği sürece yazmaya çalışacağım. Okumak lütfunda bulunur, eleştirir , katkıda bulunur ya da tartışmak gereğini duyarsınız bundan büyük mutluluk ve onur duyarım.
Her salı günü Kocapınar Notları’nda buluşmak üzere…
NOT: Kocapınar Notlarım genel başlığı altındaki yazılar Gönen Posatı Gazetesi için yazılmıştır.
YOK SAYILAN KÖY : KOCAPINAR
Gönen Ovasını güneyden kuşatarak basamak basamak yükselen dağ sıraları, Tastepe’den, Dumanlıtepe’den başlayarak güneye doğru usul usul alçalır. Bu alçalma, şimdilerde Manyas
Barajı’nı besleyen Kocaçay’a kadar sürer, sonra yeni bir hamleyle daha güneye doğru yeniden yükselmeye başlar. Dağ sıralarının kuzeye bakan yamaçlarında çoğunluk kayın olmak üzere
meşe, gürgen, dişbudak, ıhlamur ağaçlarıyla kaplı ormanlık alanlar yer alır. Güney yamaçlarda ise egemenlik meşenindir . İlkbaharda yamaçlarda yer yer erguvan ağaçlarının göz alıcı görüntüleri, devasa ıhlamur ağaçlarının yaydığı baş döndürücü kokular, dere boylarına sağlı sollu yerleşmiş çınar ağaçları buraları gezme şansını bulanlar için doyulmaz güzelliklerdir.
Gönen’den güneydoğuya uzanan asfalt yol Tütüncü mezarlığının yanında ikiye ayrılır. Sağa dönen kol yavaş yavaş yokuşa sarar. Dağa tırmanmaya başladığınızda soluduğunuz havanın şaşırtıcı biçimde temizlendiğini, ciğerlerinizin bol oksijenle adeta yıkanmakta olduğunu hissedersiniz. Temiz havada yolculuk yolculuk olmaktan çıkar, adeta zevke dönüşür. Asfalt yol, kıvrıla büküle yarıp geçtiği ağaç denizinin içinde unutulmaz, doyulmaz güzellikleri görmenizi sağlar. Ve sonra…
Ve sonra, asfalt yol, Çobanhamidiye köyünün çıkışında birden bire biter! Bu noktada biten yalnızca asfalt yol değildir, biten çağdır, insanlıktır, siyasi ahlaktır, dürüstlüktür aynı zamanda…
Ve bu noktada başlayan sadece kasten ihmal edilmiş bir köy yolu değil, utanç verici bir yönetim anlayışıdır, bir zulümdür, bir iki yüzlülüktür.
Taa 1953 yılından bu yana sürüp gelen ve öyle görünüyor ki sürüp gidecek olan bir satın alma, hayır, satın alma da değil, teslim alma uğraşıdır. Kocapınar köyünü yıldırmak isteyen çirkin siyasetin yol görünümündeki iğrenç ruhudur. Eğer aracınızın gücü ve sabrınız yeter de bu yolun sonuna kadar gidebilirseniz, o bin yıllık, devasa çınar ağaçlarının kökleri arasından fışkırıp çıkan ve adını köye de veren güzelim Kocapınar’a ulaşırsınız. O, çevresinde binlerce yıldır hayatın kaynağı olan suya ve çevresinde kurulmuş köye..
1953 yılında, o zamanın valisi ve aynı zamanda iktidar partisinin il başkanı da olan kişi maiyetiyle birlikte Kocapınar’a gelerek o bin yıllık çınarların altında topladığı köy halkına
“ Eğer iktidar partisine kayıt yaptırırsanız köyünüze hemen yol yapacağız!” demiş ve halktan “Sizin yapacağınız yoldan gideceğimize domuzun açtığı patikadan gideriz!” yanıtını almıştır. O günden bu yana, o, halkı sindirme, satın alma, teslim alma zihniyeti Kocapınar’ı hizmet götürme konusunda hep yok saymış ve o çirkin teklifi her fırsatta tekrarlayıp durmuştur: Ne kadar oy, o kadar hizmet! Oy yoksa yol da yok!
Ne kadar yok sayılırsa sayılsın, Kocapınar köyü onurlu duruşuyla hep var olacak ! (mı?)
Yazık ki beklendiği gibi olmadı. Türkiye Cumhuriyeti’nin Nato tarafından el konulan genel kültür, eğitim, ekonomi, savunma, din eğitimi alanlarındaki politik yönlendirmeleriyle bir sömürge ülkeye dönüştürülen Türkiye, Atatürk’ün gösterdiği bilimsel, çağdaş, laik sosyal ve demokratik bir hukuk devleti hedeflerinden saptırılarak kendisini en son Afganistan’ın Talibanlarıyla paralel ideolojide gören bir siyasi varlık olarak görmeye başladı. Kocapınar’ın siyasal yapısının oluşumunda borusu öten tek güçler tarikatların elemanları ile onlara paralel bir takım güçlerdir artık.
BÜYÜK MÜYÜZ KÜÇÜK MÜ ?
Şu uçsuz bucaksız evrende ne kadar yer kapladığını bilmediğimiz dünyada bir toz zerresince bile yeri olmayan bizler, bu gün diğer varlıklarla, canlılarla birlikte var ve yaşıyor olmanın keyfini çıkaracağımıza son derecede saçma bir üstünlük yarışına girişiyor, kendimize eşref-i mahlukat payesini yakıştırıyoruz. Bu da yetmiyor, eşref-i mahlukat arasında kendimizi başkalarından genellikle büyük görüyor ve karşımızdaki küçük (!) yaratıkların önümüzde eğilmelerini, elimizi öpmelerini bekliyoruz. Önümüzde eğilir, elimizi öperlerse, “Berhudar ol, el öpenin çok olsun” falan diyoruz, ya da çok doğal bir borçlarını ödemişler gibi sessiz kalıyoruz. Ya elimizi öpmez, önümüzde eğilmez, ayaklarımıza kapanmazlarsa? Vay saygısızlar, vay görgüsüzler, nankörler falan…
Bu hastalıklı büyüklük, saygınlık vehmimiz nereden geliyor? Hiç kuşku yok ki hazmedemediğimiz sosyal, ekonomik, siyasal, hiyerarşik v.s. konumumuzdan! İflah olmaz makam sarhoşluğumuzdan, ayağımızı yerden kesen “Ben neymişim be abi!” şaşkınlığından.
Ne var ki, bu büyüklük inancımızın, havamızın temelinde başka bir duygu yatıyor: Küçüklük duygusu! Büyüklük tasladığımız ya da önemsediğimiz alanlardaki varlıkları bizden fazla olanlar karşısında havamız sönüveriyor, tabir caizse kuyruğunu bacakları arasına kıstırmak zorunda kalan itlere dönüveriyoruz: Evet efendimler, sepet efendimler, isabet buyurdunuzlar, keramet buyurdunuzlar, elinizi ayağınızı öpeyimler ve daha ne rezillikler…
El ayak öpmek de, öptürmek de çok çok ayıp oysa! İnsana hiç mi hiç yakışmayan davranışlar. İnsan olan kişiye yakışmaz ikisi de! En iyisi dimdik durmak. Boş verelim büyüklüğe de küçüklüğe de. Ne kimsenin önünde eğilelim ne de kimse önümüzde eğilsin! Ne kimse elimizi öpsün ne de biz kimsenin elini ayağını öpelim. İnsan olalım yeter. Elbet kimseye saygısızlık etmeden, dik durmakla saygısızlığı birbirine karıştırmadan.
BAY ZORBA – BAYAN BELA
İki gözü iki çeşme Hanımefendiler bir süre ağlayıp kısmen sakinleştikten sonra anlatmaya çalışırlar neden boşanmak istediklerini: Meğer kocaları evlenirken kendilerini gösterdikleri gibi halim selim, sevecen, çalışkan, evlerine, ailelerine bağlı değillermiş. Tembelin, zorbanın, asalağın tekleriymiş. Eve ne zaman gelecekleri belli olmazmış ama geldiklerinde savaş alanına dalar gibilermiş. En ağır saldırıları da sofrada yaparlarmış. Eşlerine, çocuklarına hakaretin, tekme tokadın bini bir paraymış. Haksız kıskançlıklarının sonu yokmuş. Yatakta iki yabancı gibilermiş; birbirlerine sırtları dönük yatarlarmış. Ne iyi geceler dileme, ne günaydın, ne hoşça kal, ne güle güle! Dillerinde sevgi – saygı sözcüklerinin yerinde yeller esiyormuş. Evlilikten bekledikleri hiçbir şeyi bulamamışlar. Ve daha neler, neler… Yıllardır böyle sürüp gidiyormuş bu cehennem. Canlarına tak etmiş, boşanmaya karar vermişler. Artık dönüşü yokmuş. Daha fazla çekemezlermiş bu zorbaları.
Kimi öfkeli, kimi çekingen, kimi mahcup Beyefendiler bir süre ellerinin ve seslerinin titremesini bastırmaya, sakinleşmeye çalıştıktan sonra anlatmaya başlarlar: Akşam olup eve dönüş saatinin gelmesinden korkuyorlarmış. Çünkü kendilerini sevgiyle gülümseyen, gelişlerine sevinen eşler yerine asık suratlı, dilleri zehir saçan, saldırgan belalar karşılıyormuş. Bu canlı belaların dırdırından, yetinmezlik, hoşnutsuzluk beyanlarından, “Komşuda var, bizde niye yok”lardan, başkalarının eşleriyle kıyaslamalardan, gözü doymazlıklardan, yersiz kıskançlıklardan kaynaklanan kavgalardan… bıkıp usanmışlar. Evlenirken kendilerini sevgi – saygı dolu gibi gösteren, mutluluk vaat eden masal perileri meğer göründükleri gibi değillermiş. Evlendikten birkaç gün sonra bir çırpıda hayatlarını cehenneme çeviren cadılara, canlı belalara dönüşmüşler. Artık yetmiş. Canlarına tak etmiş. Daha fazla çekilmezmiş bu belalar. Boşanmaya karar vermişler. Onları kararlarından artık hiç kimse, hiçbir şey döndüremezmiş…
Çok iyi niyetlerle, büyük mutluluk umutlarıyla kurular evlilik birliklerinin yukarıda özetlenen gerekçelerle çöküp gitmesi çok üzücü. Sonuç en azından iki insanın ziyan olmuş yaşamları. Ya çocuklarının parçalanan yaşamları?
Neden böyle oluyor? Evlenme kararlarımızı çoğu kez yalnızca üreme hormonlarımızın etkisinde kalarak veriyoruz.
KUKUREŞKA – ÖKSÜZ AHMET – KARDELEN
Kar aydınlığında uyandım. Annem pencerenin önünde, ayakta duruyordu. Dört yaşındaki kız kardeşimi kucağında tutuyordu. Kız kardeşim gözle görünür şekilde titriyordu. Dişlerinin takırtısını duyuyordum. Annemin çok üzgün, çok çaresiz olduğu her halinden belli oluyordu. “Korkma kızım, korkma, şimdi geçecek, bir şeyciğin kalmayacak.” diye söylenip duruyordu.
Yataktan çıkıp pencerenin önüne yürüdüm. On yaşında kadardım. Kız kardeşim Müşerref’in ciddi şekilde hasta olduğunu anlayabilecek durumdaydım. Derin bir korku ve endişeyle yüzüne bakakaldığım annem, göz yaşlarını saklamaya çalışarak “Müşerref’in bir şeyciği yok oğlum biraz sonra hiç bir şeyciği kalmayacak. Haydi sen aşağı in, çorbanı iç.” diyerek beni yanlarından uzaklaştırdı. İster istemez aşağı kattaki odaya indim, kurulu sofranın başına oturup tepsideki tarhana çorbasını kaşıklamaya çalıştım. Dedemin ve ninemin ısrarlarına rağmen birkaç kaşık aldıktan sonra sofradan kalktım. Ben sofradan kalkarken annem, kucağındaki Müşerref’le yanımıza geldi, bana dönüp “ Haydi oğlum, git, Dorkuska Nene’yi çağır da gelsin, Müşerref’e bir okuyup üfleyiversin.” Dedi. Dışarıdaki tipiye aldırmadan yalın ayak, başım açık Dorkuska Nene’nin evine koştum. Beni dikkatle dinleyen yaşlı kadın başını feracesiyle örttü, çıplar ayaklarına lastik pabuçlarını geçirip peşime takıldı.
Eve geldiğimizde kız kardeşimin titremesi durmuştu, Pencere kenarındaki minderde uyur haldeydi. Yaşlı kadın, annemden hemen bir aynı ve bir yumurta getirmesini istedi. İstedikleri verilince aynayı müşerref’in iki karış kadar uzağına, yüzüne dönük olarak yerleştirdi, yumurtayı da aynanın önüne koydu. Sonra bana dönüp “ Bak, çocuk; şimdi ben okuyup üfleyeceğim, hastalık kardeşinin gözlerinden aynaya, oradan da yumurtaya geçecek. Sonra sen bu aynayı ve yumurtayı kardeşinin gömleğine sarıp köyün dışında, ayak altı olmayan bir yere gömeceksin. İyi gömersen hastalık senin peşine takılıp geri gelmez, kardeşin de iyileşmiş olur! Anladın mı?”
Anlamaz mıydım! Dorkuska Nene’nin okuyup üflemesi bitince ayna ve yumurta Müşerref’in fistanına sarılıp kolumun altına sıkıştırıldı. Elime bir çapa alıp hızla köyün dışına koştum, Bir harman yerini çevreleyen karaçalı çitinin dibini uygun bularak gömülecek nesneleri kar tabakasının üzerine bıraktım. Elimdeki çapayı kullanarak önce toprağı örten kar tabakasını dikkatle sıyırdım. Ortaya çıkan yeşil çimenlerin arasında birkaç çiçek duruyordu. Çiçekler, ortalarından bükülmüş ikişer yeşil yaprağın arasında yükselen birer yeşil sapın ucunda boyunlarını büküp yere eğilmiş, öylece duruyorlardı.. Tarifsiz beyaz, tarifsiz güzel şeylerdi. Bunları toplayıp kız kardeşime götürsem olur muydu?
Islak toprakta yeterince derin bir çukur açıp fistanı, aynayı ve yumurtayı gömdükten sonra kar örtüsünü bir miktar daha sıyırdım ve hasta kardeşime sunmak üzere bir avuç çiçek topladığım gibi koşa koşa eve döndüm. Görevimi başarıyla tamamlamış olmanın gururuyla odaya daldım ve elimdemi çiçek demetini hasta yatağına doğru uzattım. Bekledim ki müşerref yattığı yerden doğrulup kalksın, elini uzatıp çiçekleri alsın, koklasın, gülümsesin…
Hayır, Müşerref kalkmadı. Minderin üstünde kıpırtısız, öylece yatıyordu, Annem ve minderin çevresinde oturan kadınlar sessizce ağlıyorlardı. Dorkuska Nene usulca bana doğru döndü, elimdeki çiçek demetini görünce, “Ay mari, çocukçaz kız kardeşine ne güzel kukureşkalar getirmiş ama yetiştirmek kısmet olmadı işte .” dedi. Sonra başka şeyler de söyledi ama neler söylediğini anlayamadım. Elimde kurureşka demetiyle öylece kalakaldım.
Kukureşka’nın öksüzahmet, akbardak gibi başka adlarının da bulunduğunu, ama en yaygın adının kardelen olduğunu çok sonra öğrendim.
Kukureşka, Kocapınar Köyünün çevresinde ocak ayı başlarında boy verir, şubat ayı ile mart ayının ortalarına kadar saltanatını sürdürür. Kukureşka günlerinde fırsat buldukça gider bu çiçekleri ziyaret ederim. Müşerref kardeşimi onlarda görür, onları kızkardeşimi selamlar gibi selamlarım…
KUYUNUN DİBİNDEN GÖK YÜZÜNE…
Derin, karanlık, merdivensiz bir kuyunun dibinde bulunduğunuzu var sayın. Çevrenize baktığınızda ne görürsünüz? Karanlık nedeniyle ancak el yordamıyla algılayabildiğiniz görünmez bir duvar ve gündüzse tepenizde bir avuç mavi gök yüzü, geceyse ay ya da birkaç yıldız… Görebildiğiniz her şey bunlardan ibaret.
İçinde bulunduğunuz durum hoşnut edici değil, berbat, ürkünç. Canınızın derdine düşersiniz. Hele ki yalnız değilsiniz. Yanınızda başkaları da var. Tümünüz farkındasınız tepedeki bir avuç aydınlığın ne kadar çekici, kışkırtıcı olduğunun. Ne ki o karanlık, o girintisiz çıkıntısız, o kaygan kuyu duvarını tırmanarak aşmanın ne kadar zor olduğunu da tümünüz fark ediyorsunuz.
Diptekilerden bir kısmı daha işin başında çekiyor teslim bayrağını: “Bizim kaderimiz buymuş, ne yapalım, çekeriz.” diyor; bir köşeye çekiliyor, diğerlerine de, ışığa da sırtını dönüp tespih böceği gibi kıvrılıyor. Böylece sorununu çözdüğünü var sayarak güya rahatlıyor. Onlar için her durumun, her olayın, her sorunun apaçık bir nedeni var: Kader… Ve tabii ki kadere karşı durulmaz…
Kuyunun dibindekilerden bir kısmı ise Duvara tırmanıp aydınlığa ulaşmanın mümkün olabileceğini, ancak bunun çok güç olacağını, kendilerinin bu güçlüklerle asla baş edemeyeceklerini düşünüyorlar. Bu nedenle içlerinden bir kısmı tırmanmayı denemek bir yana, sizin denemenize bile engel olmaya çalışıyorlar. Başka bir kısmı ise kendileri denemeyi göze alamasa da sizi yüreklendirmeye çalışıyor, karşılaşılacak büyük güçlüklere rağmen ola ki ışığa ulaşabileceğinize inandıklarını söylüyorlar.
Ve siz, karanlık kuyunun dibindeki bezgin kalabalığın içinden sıyrılıp çıkabilen birkaç kişi, canınızı dişinize takıyor, o düz, o kaygan duvarı tırnaklarınızla kaza kaza yukarıya, aydınlığa doğru tırmanmaya başlıyorsunuz. Yükselişinizin her basamağında karanlık duvar kısalıp karanlık yerini alaca karanlığa, giderek daha aydınlığa bırakırken, tepenizdeki aydınlık gök yüzü biraz daha, biraz daha genişliyor. Ve sonra bir an geliyor ki başınız kuyunun dışına çıkıyor. Artık kuyu, dünyayı görmenize engel değil! Oh bee!
Başınızı kuyudan dışarı çıkarıp çevreyi görme olanağına ulaşmak evrensel bir başarı. Tarifsiz bir güzellik. Düpedüz bir devrim! Ama yeter mi?
Başınızı kuyudan çıkarıp bakınca gördükleriniz, bir avuç yeryüzüyle o alanda bulunan otlardan, böceklerden, ağaçlardan ve yukarıdaki koskocaman gökyüzünden ibarettir. Kuyudan çıkıp çevreye bir adam boyu yüksekten bakınca gördüğünüz alan genişler ve gördükleriniz sayıca, çeşitçe çoğalır.
Kuyudan çıkıp yeryüzüne ayak basanların bir kısmı, ulaştıkları düzeyle yetinirler. Siz, gördükleriyle yetinmeyen üç beş kişi ise aydınlığa, ışığa, gerçeğe doğru yükselmeye devam edersiniz. Yükselişinizin her aşamasında yeryüzünün ve gökyüzünün daha geniş bir alanını ve bu alanlarda olup bitenleri, bu alanlarda yer alan varlıkları, bu varlıklar arasındaki etkileşimleri, oluşumları… açık seçik görür, algılar ve anlarsınız. Gördüklerinizi algılamak ve anlamakla yetinmezsiniz, bunları güneşe doğru yürüyüşte sizi izleyenlere ve izlemeyenlere ve kuyunun dibinde kalanlara da büyük bir zevkle, sevinç ve mutlulukla anlatmaya çalışırsınız… Ve umarsınız ki anlattıklarınız sizden geride kalanların ilgisini çekecektir. Yazık ki sonuç genellikle düş kırıklığıdır. Konuya karşı ilgi, umduğunuzun çok çok altında kalır. Kuyunun dibinde kıvrılıp kalanların tepkisi ise apaçık kıskançlığın, kinin, nefretin homurtu, sövmece, iftira kılıklarına bürünmüş haliyle kuyudan fışkırır.
Karanlık mahlukatının kuyudan püskürttükleri kin ve nefret çığlıkları elbet herkesi olduğu gibi sizleri de olumsuz etkileyecektir. Etkilenmeniz doğaldır. Ama siz onların tepkilerinin nedenlerini de, onlar istiyor diye aydınlığa yolculuğunuzdan vazgeçemeyeceğinizi de biliyorsunuz!
Kuyunun dibinden gökyüzüne yönelen yolculuğunuzda size sonsuz başarılar diliyoruz. Ve.. biliyoruz ki karanlık kuyulardan fışkıran tüm engellere rağmen aydınlık yolcularının sayısı ve gücü gün be gün artacak, artacaktır.
KÜSLÜKLER – DÜŞMANLIKLAR
Nice güzel insanlar tanırız dostluklarından, arkadaşlıklarından vazgeçemeyeceğimiz. Onlarla birlikteyken havanın güzelliğini, rüzgarı, bulutları, yağmuru, doğanın seslerini daha bir keyifle algılarız. Birlikte yudumladığımız çaylar daha lezzetli gelir. Havadan sudan, dereden tepeden söyleşiriz. Birlikte geçirdiğimiz zaman ılık bir rüzgar gibi çabucak geçip gider. Arada bir sayımız artar, gelip yanımıza oturanlar, sohbete katılanlar olur. Ortam daha da güzelleşir.
Ne var ki bu her zaman böyle sürüp gitmez. Bazen can sıkıcı durumlar da doğar. Bizi uzaktan selamlayan birini masamıza buyur ettiğimizde, gruptaki dostlardan, arkadaşlardan biri kalkıp gitmeye davranır ya da buyur ettiğimiz kişi gelip sohbete katılmaz. Neymiş efendim, masaya buyur ettiğimiz ya da masadaki kişilerden biriyle küsmüş! Onunla aynı masada oturamazmış. Hatta aynı salonda, aynı ortamda bile bir arada bulunamazmış. Biz bilmiyormuşuz ama birbirleriyle düşmanlarmış…
Hiç kuşku yok ki insanın yüreğini küslükle, düşmanlıkla dolduran olaylar yaşanabilir. Hangimiz bizi inciten, zarara uğratan, gururumuzu ya da bedenimizi zedeleyen olaylarla, davranışlarla karşılaşmayız ki?
Böylesi durumlar pek çoğumuzun gününü, gecesini adeta zehir eder. Uyku uyuyamaz hale geliriz. “Bu bana yapılır mı ulan!” diye söylenir dururuz… Zamanla yaramız kabuk bağlarsa da uğradığımız haksızlığı tümden unutamayız. Küslük, düşmanlık duygusu derinden derine içimizi kemirir durur..,
Küslük, düşmanlık duygularımızın hiç kimseye yararı yoktur. Aksine huzurumuzu, uykularımızı kaçırır; sosyal ilişkilerimizin bozulmasına yol açarlar. Kişiler arasında anlaşmazlıklar varsa, bu anlaşmazlıkları gidermenin yolu asla küslük ve düşmanlık değildir. Anlaşmazlıklar, karşılıklı anlayış ve hoşgörüyle sürdürülecek görüşmelerle, pek ala giderilebilir. Karşımızdaki kişi bizi inciten davranışında haksız olabileceği gibi, bu davranışının kendince haklı bir gerekçesi de olabilir ya da küs dostumuz yanlış bilgiyle böyle davranmış olabilir. Bu durumda bize düşen, öncelikle karşımızdakinin davranışında bizim kusurumuzun bulunup bulunmadığını araştırmak, kusur bizde ise kendisinden açıkça özür dilemektir. Unutmayalım, kusurumuz varsa özür dilemek erdemdir. Eğer kusur bizde değilse, olaya neden olan yanlış bilgiyi bulup düzeltmek görevi de bize düşer.
Ömrümüz küslüklerle, düşmanlıklarla harcanacak kadar uzun ve ucuz değil. Dost bildiğimiz insanlar da incir çekirdeğini doldurmayacak nedenlerle gönül defterimizden silinecek kadar basit değil. Tüm hoşgörümüze, barışçıl girişimlerimize rağmen bize karşı küskünlükler, düşmanlıklar sürdürülürse buna da elbet üzülürüz ama sadece üzülürüz. Uzun boylu dert etmeyiz, uykularımızı kaçırmayız, olur biter. Tüm dostlar, arkadaşlar, sevilmeye, sayılmaya değer ama kuşkusuz hiç kimse de vazgeçilmez değildir.
BİR BASTON, BİR NANKÖR KEDİ…
Bin dokuz yüz elli dört yılının yirmi üç nisanıydı yanlış anımsamıyorsam. Kocapınar Köyü İlkokulu’nun öğrencileri olarak ulusal bayramımızı kutlama töreninde okuyacağımız şiirleri günler öncesinden ezberlemiş, bayram sabahı daha güneş doğarken okul bahçesinde toplanıp törenin son hazırlıklarını gözden geçirmiştik. Öğretmenlerimiz de, biz de gözle görülür bir heyecan içindeydik.
Vakti gelince, çocuk seslerimizle marşlar söyleyerek yürüyüşe geçtik. Ellerimizdeki, bayrakları, pankartları sallaya sallaya, olabildiğince uygun adım yürüyerek köyün ana caddesinde bir tur atacak, sonra köy meydanında toplanıp ulusal egemenliğimizin otuzuncu yılını kutlayacaktık.
Biz marşlar söyleyerek bir kahvehanenin önünden geçerken, köyümüzün yabancısı olduğu her halinden belli, sakallı, takkeli, cübbeli, orta yaşlı bir biri, boynuna asıp kucağında taşıdığı kocaman bir kitap torbasıyla ayağa kalkarak öfkeyle bağırıp çağırmaya başladı: ”Bu nasıl iş ey cemaat-i müslimin? Müslüman memleketinde iki bayramdan başka bayram mı olurmuş? Sizler hepten yoldan çıkmışsınız. Din elden gitmiş. Sizler, hepiniz cehennemde cayır cayır yanacaksınız…” Ve daha bunlara benzer tehditler savurmaya devam etti. Biz Kahvehanenin yanından kırk elli adım kadar uzaklaşmıştık ki arkadan bir gürültü yükseldi. ister istemez dönüp baktık, Ali Bey dedem, o halim selim, o sakin insan, bastonunu kaldırıp kaldırıp o yabancının sırtına vurmuyor mu? Bir yandan da öfkeyle bağırıyordu: “Ulan deyyus, ulan pezevenk, arkalarından sövüp saydığın cumhuriyet kurucuları Yunan’ı bu topraklardan kovmasaydı şu minarenin yerinde şimdi çan kulesi olmayacak mıydı? Seni deyyus, Seni Yunan dölü, Seni nankör kedi…”
Biz yürüyüşümüze devam ettik, turu tamamladık ve tören alanındaki yerlerimizi aldık. Konuşmalarla, şiirlerle ulusal egemenliğimizin otuzuncu yılını kutladık. Sonra günler, aylar yıllar geçti, biz kutlamalara devam ettik, Ulusun ve egemenliğin ne demek olduğunu anlamadan ve anlatmadan. Uluslaşmak ve egemenleşmek için gerekenlerin neler olduğunu hiç düşünmeden…
Aradan yıllar geçti. Bin dokuz yüz altmış beş yılında bir gün bizim köylü genç bir çocukla karşılaştım. Öğrenci olduğu her halinden belliydi. Kendisini görmekten memnun olduğumu, okuyor olmasından sevinç duyduğumu söyledim. Düşmanca bir edayla: “Yerinde olsam sevinmezdim.” Dedi. Neden, diye sordum. Gözümün içine kinle bakarak: “Bizi öyle yetiştiriyorlar ki otuz – kırk yıl sonra bu memleketin öğretmenleri, hakimleri, savcıları, kaymakamları, valileri biz olacağız ve sizin gibi düşünenlerin analarını s… “ diyerek bu günlerin geleceğini daha kırk altı yıl önce bağıra çağıra haber verdi. Elbet inanmadım, inanmak istemedim ama işte sonunda geldiğimiz yer… Ali Bey dedemin vaktiyle bastonla ıslah etmek istediği o nankör kedi, azim ve kararlılıkla köy köy, kasaba kasaba, yurt yurt dolaşarak soyunu çoğaltmış ve nihayet amacına ulaşmıştı. Amacı ne miydi nankör kedinin? Elbet halka söylediği şeyler değil! Öyle olsa idi eğer, laikliğe saldırır mıydı, bir mezhebin bir tarikatını iktidar yapıp başka inançları tu kaka ederek düşman ilan eder miydi? Müslümanları bombalayan uçakların bizim topraklarda eğitilmesini, bizim topraklarımızdan havalanmasını destekler miydi? Emperyalistlerin Ortadoğu petrol alanını yağmalamalarına destek olur muydu?
Dedem de, bastonu da sizlere ömür. Nankör Kedi ise egemen! Hem de Kocapınarlıların yarıdan fazlasının desteğiyle. Egemen olmak için haklı olmak gerekmiyor. Başka şeyler gerekiyor.
Neler gerekiyor? …
NE OLACAK BU ÇOCUKLARIN HALİ ?
Okullar açıldı. Dün bir, bugün iki. Okullu çocuklarda gözle görülür bir sevinç, bir telaş, bir heyecan… Öyle ya, okullarına, öğretmenlerine, sınıf arkadaşlarına kavuştular ya da yeni okullu oldular. Yeni okullar, yeni kıyafetler, yeni çantalar, kitaplar… Nasıl sevinmesinler, nasıl havalanmasınlar?
Sizin de sevinçli, mutlu, heyecanlı olduğunuz görülüyor. Çocukları, torunları okullu olur ya da bir üst sınıfa geçer de sevinmez mi insan! Havalara girmez mi! Ayakları yerden kesilmez mi! Haklısınız… Öyle ya, çocuklarınız, torunlarınız çalışıp sınıflarını geçecekler, okullarını bitirecekler, sonra lise ve üniversitede okuyacaklar. Bir meslek sahibi olacaklar. Hatta sizin gönlünüzden geçtiği gibi “büyük adam” (büyük adam ne demekse?) olacaklar. Büyük adamlıktan aşağısı her nedense bir çoğumuza yetmez. Oysa büyük adamlığı boş verip sadece insan olmalarını beklemek hepimiz için daha hayırlı olurdu. Çünkü hayat tecrübeleri gösteriyor ki pek çok kişi “büyük adam” olmak hırsıyla öyle çirkinliklere düşüyor, öyle çanak yalayıcı, öyle dalkavuk, öyle çalıp çırpıcı oluyor ki insan olmayı unutuyor, artık onların insan kategorisinde hiç mi hiç yeri kalmıyor.
Ne var ki yüreğinizin bir yanının kaygı bulutlarıyla gölgelendiğini de görüyor gören gözler: Okulla birlikte çocuklar arasında kıran kırana, eşitsiz, haksız, zalimce bir yarışın başlatıldığını da seziyor, hatta açıkça görüyorsunuz: Bir yanda en gelişmiş özel okullara özel araçlarla götürülen sağlıklı, bakımlı, bir eli yağda, bir eli balda çocuklar, öte yanda aşırı kalabalık öğrencili, sayıca ve eğitimce yetersiz personelli okullara giden, taşımalı sistemin sıkıntılarını yaşayan ya da servis ücretlerini denkleştirmede zorlanan çocuklar… Ve daha kötüsü, siyasi iradelerini bir torba pirince, birkaç yüz kilo kömüre, ya da bir çeyrek altına satmak çaresizliğindeki ailelerin çocukları… Bu iç karatıcı tabloyu görebilecek kadar açıksa gönül gözünüz, yüreğinizin bir yanını nasıl kaplamaz keder bulutları, nasıl utanç duymazsınız. Bu eşitsizlik, bu zulüm, bu sadaka makyajıyla gözlerden kaçırılmak istenilen utanç verici tablonun oluşmasındaki katkınızdan ya da buna seyirci kalmaktan nasıl utanmazsınız. Ve kendi kendinize nasıl sormazsınız “ne olacak bu çocukların hali” diye?
Siz sormazsanız, siz el koymazsanız, bu çocukların halinin ne olacağına hiç kuşkusuz başkaları karar verecektir! Tıpkı geçmişte ve şimdi olduğu gibi: Çocuklar birilerinin finanse eder göründüğü ama masrafların tümünü kat kat fazlasıyla halka ödettiği birtakım yabancı güdümlü örgüt yurtlarında beyinleri yıkanarak ulusuna, ordusuna düşman unsurlar olarak yetiştirilecektir. Tespitim inanılmaz görünüyorsa, bu yurtlarda yetiştirilip hizmete sokulmuş gençlerimizin halini şöyle bir inceleyin lütfen.
RABUTAÇ’IN ÖLÜMÜ
Rabutaç, beş – altı yaş anılarımda yaşayan en etkili kahraman. Ufak tefek, seyrek beyaz sakallı, buruşuk yüzlü, kamburca, gülümsemeyi kim bilir ne zaman, neden unutmuş, kimsesiz bir ihtiyardı. Muhtemelen Kocapınar’ın en yaşlı insanıydı. Kimsesi yoktu. Köyün üst başında tek odalı bir kulübe yıkıntısında yaşıyordu.
Rabutaç onun lakabıydı ve çalışkan işçi demekti Pomakça’da . Asıl adı neydi? Bunu hiçbir zaman öğrenemedim. Bir bilene de rastlamadım.
Yaz günlerinde, akşam üstleri mahallenin tüm küçük çocukları, tarladan dönecek aile büyüklerimizi karşılamak için köyün çıkışındaki Koca taş’ın, Tumba dediğimiz yüksekçe bir taşlı tepeciğin üstünde toplanırdık. Gözümüz Kedik tepesinin ardından çıkıp gelen yorgun insanlar arasından annemizi, babamızı, büyüklerimizi seçmeye çalışırdı. Kalabalık, Kedik tepesinden Köy deresine inen yolda yürürken genç kızlar yüksek sesle türküler söylemeye koyulur, Çekirge tepelerinin yamaçlarında koyun sürülerini gütmekte olan yavuklularına seslerini, hasretlerini duyurmaya çalışırlardı. Çobanlar, bellerinden, torbalarından çıkardıkları eski toplu tabancalarını ateşleyerek yavuklularının sesini duymaktan ne kadar mutlu olduklarını ifade ederlerdi. Derken tarlalardan dönmekte olan yorgun kalabalık bulunduğumuz yere yaklaşır, çocuklar analarına, babalarına doğru sevinç çığlıkları atarak koşarlardı. Ortalığı gözle görülür bir neşe kaplardı. Bütün gözler sevinçle parlar, bütün yüzler mutlulukla aydınlanırdı.
Böylesi akşamların birinde bizimkilerin tarla dönüşü hayli geciktiğinden ben Tumba’da yalnız kalmıştım. Güneş tepelerin arkasına çekilmiş, ortalık usul usul kararmaya başlamıştı. Gözümü kırpmadan yolu gözlüyor, bizimkilerin çıkıp gelmesini bekliyordum. Derken tepenin başında tuhaf bir karaltı belirdi. Üstü kalın, altı ince bir T harfine benzeyen karaltı iki yana sallana sallana yaklaştıkça büyüyordu. Sonunda iyice yaklaştı, yol kenarındaki yüksekçe bir taşın önünde durdu, arkasını taşa yaklaştırıp geriye yaslandı ve T ‘nin üstündeki kalın nesne, arkadaki taşın üstüne indi.
Adam sırtındaki ağır yükten kurtulup doğrulunca tanıdım: Rabutaç idi. Onu karşılamak için yolda bekleyen, gelişini sevinç çığlıklarıyla karşılayan hiç kimse yoktu. Yalnızlığın, kimsesizliğin ne demek olduğunu galiba ilk kez o anda algıladım.
Rabutaç, hemen her gün öğle saatlerinde evimizin yanından sırtındaki karaçalı yükünü inleye inleye taşıyarak geçip giderdi. Onu böyle ağır bir yükle evimizin yanından geçip giderken gördüğümde hep aynı soru takılırdı aklıma. Bu ihtiyar bu kadar karaçalıyı ne yapıyordu acaba?
ünerek cesaretle sordum: “Rabutaç Dede, sen her gün çalı taşıyorsun; ne yapıyorsun bu kadar çalıyı? Sizin çit çok mu büyük?” Bazı günler öğleden sonra işini ikinci kez tekrarladığı olurdu.
Alaca karanlıkta yüzünü tam seçemiyordum. Mutsuz bir ifadeyle ve çok yorgun bir sesle “Yok be kuzum, ben bu çalıları kumşulara satıp ekmek parası kazanırım. Benim geçimim de bundandır.” dedi.
Ekmek parasını kazanmanın, geçimin ne demek olduğunu bilecek yaşta değildim henüz ama söylediklerinin derin bir hoşnutsuzluk ve yakınma anlamına geldiğini sezdim. Ben, parmak kadar çocuk, bu acılı ifadeye nasıl bir teselli beyanında bulunabilirdim ki? Ne diyeceğimi şaşırmışken bizimkilerin yaklaştığını gördüm ve sevinçle, hızla onlara doğru koştum. Rabutaç, alaca karanlıkta karaçalı yığınıyla baş başa kalmıştı.
O geceki aile sohbetinde birkaç cümleyle O’ndan da söz edildi. Özetle, köyün belki de en yaşlı, en çalışkan adamı olduğundan, çok çalışkan ve dürüst olduğu için kendisine Rabutaç lakabı takıldığı, hiç kimseye el açmayan, onurlu bir insan olduğu, bu nedenle karaçalı satamadığı zamanlar aç bile kaldığı söylendi. O yaşlarda bütün bunların ne demek olduğunu tam olarak anlayamazdım elbet; çünkü asalak, dolandırıcı, sömürgen ve benzeri olumsuz tipleri henüz tanımamıştım.
Birkaç gün sonra bir sabah, Rabutaç’ın samanlığımızın arkasında, duvarın dibinde bir gübre yığını üstünde yatmakta olduğunu gördüm. Yanına yaklaşıp konuşmak istedimse de sesimi duyuramadım. Eve gidip durumu nineme anlattım ve adamın aç olabileceğini söyledim. Ninem büyük bir tas yoğurdun içine bir miktar ekmek doğrayıp götürmem için elime tutuşturdu. Elimde yoğurt tası, Rabutaç’ın yanına döndüm. Birçok kez seslendimse de o, sesini çıkarmadı. O sırada yanımızdan geçmekte olan bir adam yaklaşıp Rabutaç’a dikkatle baktı ve “Bu adam ülmüş be kuzum, ben gidip ocaya aber vereyim bari.” dedi, yürüyüp gitti. Ben orada elimde yoğurt tasıyla kalakaldım. Biraz sonra bir yerlerden köyün safı Alikonta çıkıp geldi, gülerek tası elimden aldı. “Kime niyet, kime kısmet, Rabutaç üldüüne güre yourdu ben yeyim bari.” dedi, duvarın dibine çömeldi.
Zamanla gördüm ki toplumumuzda birçok Rabutaç ve Alikonta var. Kimse ilgilenmiyor onlarla. Bedensel ve ruhsal açlıkları kimsenin umurunda değil. “ O kadar da değil, işte ramazanda iftar çadırları kuruyoruz ya!” diyebilirsiniz elbet. Hatta “Bu akşamki iftarı eşraftan filanca bey veriyor ifadeli arsız reklam afişleri de asıyoruz. Yetmez mi ?” de diyebilirsiniz! Bir de onlara sorun isterseniz. Yeter mi?
SELAM
Profesör Üstün DÖKMEN, toplumumuzun yüz aklarından biri. Halkımız onu TRT televiz- yonlarında yayımlanan KÜÇÜK ŞEYLER programından çok iyi tanır. Ekip arkadaşlarıyla yaptığı programları izlerken kimi kez gülmekten katılır, kimi kez göz yaşlarımızı tutamayız. Onun programları sevgi pınarıdır.
Üstün DÖKMEN bilimsel çalışmalarının yanı sıra şiir de yazar. Onun üniversite öğrenci- siyken yazdığı şiirlerden birinin başlığı SELAM’’dır. Profesör Doğan CÜCELOĞLU’nun İnsan İnsana adlı kitabının başında yer alan bu şiiri, Öğretmenlik yaptığım yıllarda, edebiyat dersine girdiğim sınıflarda ilk ders saatinde öğrencilerimin defterlerinin ilk sayfasına yazdı- rırdım. Şiir şöyle idi:
“SELAM
Yola çıkınca her sabah,
Bulutlara selam ver.
Taşlara, kuşlara,
Atlara, otlara,
İnsanlara selam ver.
Ne görürsen selam ver.
Sonra çıkarıp cebinden aynanı
Bir selam da kendine ver
Hatırın kalmasın el gün yanında
Bu dünyada sen de varsın!
Üleştir dostluğunu varlığa,
Bir kısmı seni de sarsın.”
Sonra şiiri öğrencilerimle birlikte anlamaya, yorumlamaya çalışırdık.
Üstün DÖKMEN’in bu şiirini defterine yazdırdığım öğrencilerimden biri, sevgili arkadaşım, meslaktaşım Av. Hüseyin ARSLAN, bu şiiri defterine yazdıktan 26 yıl sonra bir gece beni telefonla aradı. Arkadaşlarıyla bir yemekte imişler. Söz dönmüş dolaşmış, şiire, sonra da Üstün DÖKMEN’in selam başlıklı şiirine gelmiş. Şiirde dillendirilen sonsuz sevgiden, insanın kendisi de dahil canlı ve cansız tüm varlıkları kucaklayan hoşgörü ve iyilik dileğinden çok etkilendiklerini söyledi ve ekledi:
“Kendim de dahil, çevremdeki herkesi, her şeyi sevebilme noktasına gelmişsem, bu duygusal gelişmede bu şiirin payı çok büyüktür. Üstün DÖKMEN”in bu şiirini 26 yıl önce defterlerimize yazdırdığınız için teşekkür ederim.”
Bu telefon konuşmasının beni ne kadar mutlu ettiğini anlatmayacağım.
Günlük yaşama savaşımımız içinde ne kadar yorgun düştüğümüzü, ne kadar kırıcı, incitici, hoşgörüsüz, karamsar ve umutsuz olabildiğimizi her birimiz kendi yaşadıklarımızla biliriz.
şiirin güzeli, hası böyle zamanlarda bile bizi yüreğimizden tutarak içinde debelendiğimiz karanlıktan, karamsarlıktan çekip çıkarır, aydınlığa iletir. Yeter ki elimizin altında ya da bel- leğimizde Üstün DÖKMEN’in SELAM şiiri gibi, hayatta sevgi diye, dostluk diye bir şeyle-
rin, hem de çok önemli bir şeylerin varlığını ve gücünü hatırlatan şiirler bulunsun.
İnsanın, karşılaştığı olumsuzluklardan, yoksunluklardan, yoksulluklardan, engellenmelerden, saldırılardan etkilenip zaman zaman umutsuzluğa, karamsarlığa düşmesi, içinin daralması, hatta yüreğinin kin ve nefretle dolması kaçınılmazdır. Böyle durumlarda ne rahat uyku uyuyabilir, ne gülümseyebilir, ne de güzellikleri fark edebiliriz. Karamsarlık. hoşnutsuzluk, kin ve nefret duygularını pekiştirmek, sorunlarımızın çözümünde hiç işe yaramadıktan başka, yaşamımızı da cehenneme çevirir. Bu ruh haliyle geçirdiğimiz zaman dilimini gerçekten yaşanmış sayabilir miyiz? Ömrümüz kendi yüreğimizde yarattığımız cehennemde harcanabilecek kadar uzun mu? O halde en iyisi yaşam koşullarının içimizde yakabileceği cehennem ateşini daha alevlenmeden söndürmeye, bir yandan karşılaştığımız güçlükleri, olumsuzlukları aşmaya çalışırken bir yandan da selam şiirinde önerildiği gibi kendimiz de dahil olmak üzere çevremizdeki tüm canlı ve cansız varlıklarla barışık olmaya, her şeyde kendince bir güzellik, selamlanacak, sevilecek bir yan bulmaya çalışmalıyız. Bunu yapabilirsek, dünyanın gerçekten de daha güzel, daha yaşanası bir yer olduğunu, başlayan her günün içimizi taptaze bir yaşama sevinciyle doldurduğunu görürüz.
Size ve iyi ve güzel olan her şeye, herkese selam!
SELAMLAŞMAK ÇOK MU ZOR?
– Günaydın Emre; nasılsın?
– Günaydın Remzi Hoca; iyiyim; sen nasılsın?
– Sağ ol; ben de iyiyim. İyi günler diliyorum.
……………..
– Günaydın Prenses; nasılsın?
– Günaydın Remzi Hoca, iyiyim; sen nasılsın?
………………
– Günaydın Mustafa Ağabey, nasılsınız?
– Günaydın Remzi Hoca’m; siz nasılsınız?
………………
Sabahları eşimden ve çocuklarımdan, torunlarımdan sonra ilk selamlaştığım dostlarım 4 yaşındaki Prenses, 6 yaşındaki Emre ve 80’li yaşlardaki Mustafa Ağabeyle ve Kocapınar’ın tüm güzel insanlarıyla selamlaşmaktan büyük sevinç ve mutluluk duyuyorum. Benimle ve birbirleriyle selamlaşmanın onları da mutlu ettiğini gülümsemelerinden anlıyorum. Selamlaşmakla birbirimize ilettiğimiz barış, dostluk ve dayanışma mesajı yüreklerimizi, yüzlerimizi aydınlatıyor. Selamlaşmaktan kaçınan kimselerle karşılaştığımızda ise ister istemez olumsuz etkilenmeler söz konusu oluyor. En azından neşemize, yaşama sevincimize gölge düşüyor. Bu nedenle selamlaşmayı insanlığa hizmet olarak değerlendirmemizde yarar vardır.
Yazdığı birçok kitap ve televizyonlarda yayınlanan KÜÇÜK ŞEYLER adlı çok öğretici programıyla pek çoğumuzun tanıdığı Prof. Üstün DÖKMEN, konumuzla ilgili olarak SELAM başlıklı şiirinde bakın neler söylüyor: “ Yola çıkınca her sabah / Bulutlara selam ver / Taşlara, kuşlara, / Atlara, otlara, / İnsanlara selam ver. / Ne görürsen selam ver. / Sonra
Çıkarıp cebinden aynanı / bir selam da kendine ver! / Hatırın kalmasın el gün yanında. / Bu dünyada sen de varsın! / Üleştir dostluğunu varlığa, / Bir kısmı seni de sarsın!”
Selamlaşmak, birbirimizin ve dünyanın farkına varmaktır. Dünyamızın canlı cansız varlıklarını algılayabildiğimiz, yani Onların farkına varabildiğimiz kadar varız ve yaşıyoruz demektir. Çevremizdeki insanları fark ettiğimizi fark ettirmenin en güzel, en etkileyici yolu, kuşku yok ki onlarla selamlaşmaktır. Selamlaşmak, onların varlıklarını onaylamaktır. Selamlaşmaktan kaçınmak ise düpedüz onları yok saymaktır. Yok sayılmayı kim ister ki? Buna rağmen bir kısmımız selamlaşmaktan kaçınıyoruz. Oysa selamlaşmak insanlar arası ilişkilerin anahtarıdır. Bu anahtarı neden kullanmıyoruz ki? Selamlaşmak çok mu zor?
STAR TV’NİN SOKAK RÖPORTAJLARININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Sayın Uğur DÜNDAR’ın geçen hafta yayınlanan haber programlarında birkaç sokak röportajı yer aldı. Röportajı yapan genç muhabir, sokakta yürüyenlere “Wikileax nedir ?”, “Mehmet HABERAL kimdir?” gibi toplumsal yaşamımızı doğrudan ve derinden ilgilendiren sorularını yöneltiyor ya da birtakım fotoğraflar gösterip bu kişileri tanıyıp tanımadıklarını soruyordu.
Sorulara muhatap olanlardan yalnızca bir ya da ikisi dürüstçe “Bilmiyorum.” diyebildi. “Biliyorum.” diyenlerden ise yalnızca ikisi sorulara ilişkin bir şeyler duymuş, ancak okudukları tek gazete ya da izledikleri tek televizyon kanalınca çarpıtılmış bilgilerle gerçeğin tam tersini doğru bilgi olarak kabullenmişti. “Biliyorum.” Diyen ötekiler ise “Wikileax”ın deterjan, diş macunu, sakız, kestane gibi birtakım şeylerin adı ya da markası olduğunu söylüyorlardı.
Kendisine fotoğraf gösterilenler, Fotoğrafı gösterilen bir bakanın bir dizi oyuncusu olabileceğini tahmin ediyorlardı. Fotoğrafları gösterilen dizi oyuncularını ise tanımayan çıkmadı. Kimin hangi dizilerde hangi rolde oynadığını, gerçek adlarını ve özel yaşamlarına ilişkin bilgileri bülbüller gibi şakıdılar…
Acı ama gerçek! Çok büyük çoğunluğumuz henüz insanın ve insanlığın çocukluk çağında! Kendi daracık dünyamızın dışına çıkabilmek, içinde bulduğumuz sıkıntıları aşmak için gerekli çabayı göstermek yerine bizi kurtaracak kahramanların bir yerlerden çıkıp gelmesini beklemeye ya da talih kuşunun tepemize tünemesini ummaya, düzmece öykülerle bizi uyutmayı amaçlayan dizi filmlerin kahramanlarıyla özdeşleşmeye yöneliyoruz. Onlarla adeta bütünleşiyoruz. Onların başarısı başarımız, mutluluğu mutluluğumuz, şöhreti şöhretimiz… Maçlarda hep seyirci olduğumuz için aynı mutluluğu başkalarının attığı gollerde yaşıyoruz. Kısacası onlar bizim kahramanlarımız, her şeyimiz! Peki, biz o dizi oyuncularının, o golcülerin nesiyiz, hiç düşündük mü? Düşünüyor muyuz?
Bilmediğimiz konularda biliyormuşuz gibi konuşmaya koyulmamız da ayrı bir zavallılık. Laf oyunlarıyla durumu kurtarmaya çalışsak bile elin oğlu yutmaz. Nezaketen yutmuş görünse bile gerçekte yutmaz. Bilmiyorsak, en iyisi dürüstçe “Bilmiyorum.” demek ve elbet öğrenmeye çalışmaktır!
Özetlemek gerekirse, büyük çoğunluğumuz henüz insanlığın masal çağındayız. Kendimizi bizi uyutmak, sürüleştirmek, daha doğrusu sürüden ayrılmamızı, bilinçli insan olmamızı önlemek amacıyla ekranlara sürülen düzmece dizi filmlerin kahramanlarıyla özdeşleştiriyor, onların aşklarıyla tatmin oluyor, onların vahşetleriyle vahşileşiyoruz. Bizi çarpıtılmış haberlerle, ilim diye yutturdukları hurafelerle kuklaları haline getiriyorlar.
Bu gidişimiz iyi gidiş değil. Geliniz tutsağı haline geldiğimiz televizyon kanallarının, televizyon dizilerinin üzerimizdeki etkilerini gözden geçirelim, satın aldığımız ya da her nedense kapımıza parasız bırakılan gazetelerin bizden ne beklediğini, bize ulaştırmak istedikleri haber ve fikirlerin neye, kime hizmet ettiğini ciddi ciddi sorgulayalım. Bırakalım tartışmasız inanmak ya da reddetmek için okumayı, lütfen bir de anlamak için okuyalım. Başkalarının papağanlığını reddedelim. Fikirlerimiz gerçekten bizim gerçek bilgilere dayanarak ürettiğimiz fikirler olsun. Kısacası artık gerçekten kendimiz olalım.
ŞANSINIZI DEĞERLENDİRMELİSİNİZ
Şu güzelim dünyada çer çöp suretinde, börtü böcek suretinde, bitki ya da hayvan suretinde bulunabilirdik. İşlenmeye, biçimlendirilmeye elverişli bir balçık yığını, bir kaya parçası, bir kereste ya da herhangi bir metal suretinde olabilirdik. İyi ki bunlardan hiç biri değiliz, çünkü canlı ya da cansız, bunlardan hiç biri kendi kaderini tayin, kendini geliştirme, kendini şöyle veya böyle inşa etme gibi planlar yapma ve bu planları olanaklar ölçüsünde uygulamaya koyma bilincine de, yeteneğine de olanaklarına da sahip değillerdir. Bundan dolayı acınası varlıklardır.
Yazık ki insanların çoğu da kendi yaşamlarını, kendi geleceklerini planlama, düzenleme ve bu planlarını uygulamaya koyma olanağından da, bilincinden de, iradesinden de yoksundur. Neden böyle? Çünkü kişi, bütün bunlardan haberdar olamayacağı bir zeka özrüyle dünyaya gelmiş olabilir, ya da zeka özrü olmasa da çocukların daha doğdukları günden itibaren kulluk, kölelik, cariyelik eğitimine tabi tutulmaya başlandığı ve bu eğitimin töre, gelenek, görenek gibi kılıklara büründürülerek yaşam boyu sürdürüldüğü, üstelik bu eğitimin siyasal iktidarlarca desteklendiği ortamlarda dünyaya gelmiş olabilir. Böylesi olumsuz şartlarda ve ortamlarda doğup büyüyen, kulluk kölelik kültürünün demir pençesinde yaşamak zorunda kalan insanların kendi şanslarını değerlendirerek kendilerini çağdaş, özgür, aydın insanlar olarak geliştirmeleri, biçimlendirmeleri elbet beklenemez. Onlar herhangi bir konuda kendi iradelerini oluşturamazlar, özel yaşamlarında bile karar ve irade sahibi değillerdir. Efendi belledikleri ne uygun görürse onlar için doğru olan odur.
İnsanların bir kısmı, görünüşte çağdaş bilimden, kültürden ve ekonomik olanaklardan tam anlamıyla yararlanabilecekleri ortamlarda doğmuş ve büyümüş olsalar bile, ne yazık ki onlar da iradelerini özgürce kullanma gücünden yoksundurlar. Böylelerinin iradeleri, kendilerine belli bir makam vermiş, bir çıkar sağlamış, büyüklü küçüklü avantalar ya da bir çuval kömür, bir torba bakliyat falan ikram etmiş olan güç sahiplerinin iradesine tabidirler. Efendileri onların beyinlerinden değil, sağ işaret parmaklarından yararlanır. Böyleleri, efendilerinin emri üzerine dün ak dedikleri herhangi bir şeye bu gün yine efendilerinin emri üzerine kara demekte herhangi bir sakınca görmezler, hatta buna sadakat gibi soylu yakıştırmalarda bile bulunurlar. Böyleleri, yok hükmünde olduklarını derinden derine hisseden, bunun için de fırsat buldukça kendilerini dev aynalarının önüne atan, yağdanlıklarının kucaklarında dolaşan, iflah olmaz kişilik sorunlarına sahip kimselerdir. Böyleleri de ötekiler gibi acınasıdırlar. İçlerinden birkaçı mahalleden utanıp, “Biz biatçı değiliz, biz vicdanımızın sesine kulak veririz!” gibi hamamın namusunu kurtarma pozlarını takınmaya kalksalar bile, yumurta kapıya dayanır dayanmaz pırr uçuverirler. Arayın ki yerlerinde bulasınız
Bundan dolayı, diyorum ki, Dünyaya insan suretinde gelmek büyük bir şans olduğuna, yani başka varlıkların aksine, kendinizi olgunlaştırma, kişiliğinizi geliştirme imkanına sahip olduğunuza göre insan olma şansınızı değerlendirin. Zulme karşı, işkenceye karşı, sömürüye karşı, bireylerin ve toplumun kandırılmasına… karşı çıkın. Böyle yaparsanız kendinizi şekillendirme şansınızı değerlendirmiş olursunuz.
ŞU ARMUT PİŞSE, AĞZIMIZA DA DÜŞSE!
Ne keyifli olurdu, değil mi? Bahçemizde kendiliğinden en iyi cinsinden bir armut ağacı yetişiverse, dalları olgun armutlarla dolsa, elimizi uzatıp koparmaya ne gerek var, armutlar birer birer ağzımıza düşse, hatta biri çenemizi hareket ettirse de çiğnemek zahmetine de katlanmadan, tam kıvamında çiğnenmiş olarak yutu yutuversek… Ya da yolda yürürken ayağımıza altın dolu bir küp takılıverse… ya da bir dostumuzun hediye edeceği bir piyango biletine en büyük ikramiye çıkıverse… Yüklüce bir mirasa konmak da iyi gelirdi… Kötü mü olurdu yani?
Gelin görün ki, felek, kahpe felek! Hep başkalarına sunar bu kıyakları. Bize gelince, zırnık yok! Haksızlık bu, zulüm bu (!). Biz, bir lokma için çalışmak zorunda kalacak yiğitler miydik? Çalışmak bize yakışır mıydı?
Oysa kader pekala yüzümüze gülebilirdi. Yazın sıcağında, kışın soğuğunda ter dökerek, kafa yorarak çalışmak zorunda kalmayabilirdik günler, geceler boyunca. Ekmek elden, su gölden, yaşayabilirdik birileri gibi. Gelin görün ki kader bize takmış kafayı nedense. Süründür babam süründür…Neyse, kader bize de güler bir gün, güler inşallah (!)…
Şaka bir yana, hiç yorulmadan, hiç çalışmadan, ekmek elden, su gölden, en lüks, en konforlu, en havalı, en kalbur üstü… ortamlarda, yaşamak isteriz, hak ettiğimize inanarak. Olmayınca, kaderi suçlarız, feleğe kahpe deriz, suçu başkalarına yükleriz. Mağdurları oynar, rahatlarız.
Sözü uzatmayalım, beleşçi, bedavacı insanlarız vesselam. Elbet hepimiz değil, ama bir çoğumuz bu yanlışın içinde debelenip duruyoruz: Ekmeğimizi kazanmanın bin bir yolunu bulabileceğimiz halde kendimize acındırarak başkalarının lokmasına ortak olmayı, dilenmeyi, çalıp çırpmayı, dolandırmayı, sömürmeyi, sahteciliği, güveni kötüye kullanmayı ve daha pek çok rezilliği kendimize yakıştırıyor ve yeri geldikçe bu ayıplarımızı övünülecek şeylermiş gibi anlatmaktan çekinmiyoruz. Hatta, duygularını, merhametlerini sömürerek lokmalarına ortak olduğumuz ya da ekmeklerini tümden ellerinden aldığımız insanların ne kadar da saf, hatta salak falan olduklarını bağıra çağıra anlatarak çevrenin takdirini toplamaya kalkışıyoruz. Böylesi çirkinliklerimize tanık olanların terbiyesi, ne acınası varlıklar olduğumuzu yüzümüze haykırmaya el vermiyor hele ki.
Şunun şuarasında üç buçuk günlük ömrümüz var? Ekmeğimizi alın terimizle kazanmak, kendi ayaklarımız üstünde durmak, aynaya baktığımızda onurlu bir yüz görmek varken omurgasızlaşmak, sürüngenleşmek, yalakalaşmak, sülükleşmek, keneleşmek, rezilleşmek insana yakışır mı be dostlar?
“YA BENİMSİN YA KARA TOPRAĞIN”
Gözü dönmüş delikanlı, sevdiğini sandığı genç kızın evinin karşısındaki binanın duvarına “Ya benimsin, ya kara toprağın!” diye yazıyor kocaman harflerle. Yüreğindeki, beynindeki bataklığı aşk sanıyor besbelli. Böylece niyetini, kişiliğini açıkça sergiliyor cümle aleme! Belli ki beynindeki, yüreğindeki cehennemi aşk sanıyor!
Beynindeki, yüreğindeki cehennem mi delikanlının? Başka ne olabilir ki? Sevgi denilen, aşk denilen duygu, sevilenin iyiliğini, mutluluğunu, özgürlüğünü, huzurunu, güvenliğini, sağlığını dilemeyi gerektirmez mi? Sevdiğiniz insan sizinle birlikte olmak, hayatını sizinkiyle birleştirmek istemiyorsa, başka biriyle mutlu olacağına inanıyorsa onun bu seçimine saygı duymak, onu mutluluğa götüreceğine inandığı yoldan çevirmeye kalkışmak, üstelik bunu ölüm tehdidiyle yapmaya yeltenmek gerçek bir sevginin ürünü olabilir mi? Bir kadını ille de kendisiyle yaşamaya mecbur etmek, mahkum etmek insana, insanlığa yakışır mı? Sağlıklı bir insanın sevdiğine kıyması olacak iş mi? Değil elbet. Ne var ki toplumumuzda çok rastlanan bir durum bu: Gün geçmiyor ki medyada “Arkadaşlık teklifini reddeden kızı bıçaklayarak öldürdü.”, “Kendisinden boşanmak isteyen eşini sokak ortasında kurşunladı.”, “Namusunu temizlemek için karısını hastanede öldürdü.” türünden haberler yer almasın. Erkekliğin bu yolla ispatlanmaya kalkışılmasında dünyada ilk sırayı alıyorsak şaşılmaz doğrusu.
Bu tür cinayetlerin failleri, genellikle yaptıklarıyla övünür, kendilerini daha bir erkekleşmiş hissederler. Çevrelerinden takdir beklerler. İşin kötüsü, dost ve akraba çevrelerinde, cezaevi koğuşlarında takdirle karşılandıkları, adeta kahraman sayıldıkları da olur çoğu kez…
Reddedildikleri için çılgına dönen, şiddete başvurarak, kaçırarak, tecavüz ederek istediklerini elde etmeye kalkışan, hatta tabancaya, bıçağa sarılarak can almaktan çekinmeyen katilleri yakından incelediğimizde çoğu kez reddedilmekten kuşkuya düştükleri erkekliklerini kanıtlamaya çalıştıklarını ya da yine bu eksiklik duygusundan kaynaklanan ruhsal çıkmazlarının sonucu olarak cinayete soyunduklarını görürüz. Kimi erkekleri bu batağa sürükleyen nedenler arasında kuşku yok ki eğitim de çok önemli bir etkendir. Yazık ki toplumu şekillendiren örgün, yaygın ve dinsel eğitim kurumlarında, er eğitim merkezlerinde insanlar arası eşitlik, kadın – erkek eşitliği, insan haklarına saygı gibi konular yeterince ele alınmamaktadır. Böylece sokak kültürünce şekillendirilmeye çok açık kalan kimi erkeklerin kadınlarca bir şekilde reddedildikleri anda silaha sarılmalarını sağlayan ortam yaratılmış olmaktadır. Bu olumsuzlukta başta devlet, örgün, yaygın ve askeri eğitim kurumları, en büyüğünden en küçüğüne kadar medya, sivil toplum örgütleri ve tek tek her birimiz olmak üzere, her kurumun, her kuruluşun, her kişinin ağır payı ve sorumluluğu vardır. Eğitim konusunda yapılması gereken, erkeklerimizi kendilerini kadının sahibi ve efendisi görmekten, kadını sadece cinsel tatmin aracı olarak kullanılmak için var olmuş olarak algılamak zavallılığından kurtaracak bir bilgi, ahlak ve kültür eğitimini el ve güç birliğiyle gerçekleştirmektir. Sağlık alanında ise, insanlarımızın ruh sağlıklarının incelenmesi ve bu hastalıklardan korunmaları için gerekli önlemlerin alınması herkesin sorumluluk yüklenmesi gereken bir zorunluluktur.
Unutmayalım ki yurdumuzda her gün birkaç kadın, kendilerini sahipleri ya da namus bekçileri sanan erkekler tarafından katlediliyor ve bu insanların kanı, katliama seyirci kalan herkesin, her kurumun, her politikacının üstüne bulaşıyor. Unutmayalım ki bu cinayetler sürüp gittikçe bu cinayetlere seyirci kalan sözde büyüklere tuttuğumuz alkışlar onları da kendimizi de aşağılamaktan başka sonuç vermiyor…
CEZASIZ CİNAYET
“Baba, beni sen yaktın, beni sen yaktın, sen yaktın, sen, sen, sen! Ben başkasını seviyordum, beni bu hayvana sen verdin! Beni sen yaktın, Allah da seni yaksın!” …
Sokak, kırk beş yaşlarında, yediği dayaktan yüzü gözü şişmiş, morarmış, saçı başı darmada- ğın, adeta canlı bir öfke yumağına dönüşmüş kadının bu çığlıklarıyla dolmuştu. Kadın, baba dediği seksen yaşlarındaki saçı sakalı çoktan ağarmış, alnı ve yüzü derin çizgilerle parsel- lenmiş adamın yakasına yapışmış, öldüresiye tartaklıyor, tartaklıyordu. Çevredeki evlerde oturanlar dışarı çıkmış, şaşkınlık ve üzüntüyle olup biteni seyrediyorlardı. Yaşlı adam bu ağır suçlamaya ve tartaklanmaya karşı kendini savunacak hiçbir davranışta bulunmuyordu .
Olaya seyirci kalmanın doğru olmayacağını düşünerek usulca yanlarına yaklaştım ve kadına,
“Biraz daha tartaklarsanız babanız elinizde kalacak, lütfen bırakın,” dedim.Bana ters ters baktı
ve hiçbir şey söylemeden arkasını dönüp uzaklaştı, O gidince seyirciler de evlerine çekildiler.
Yaşlı adam öyle perişan bir durumdaydı ki yalnız bırakmaya kıyamadım. Olay yerinden uzak-laştırıp sakinleştirmek için koluna girdim ve “İsterseniz biraz yürüyelim.” dedim. Sessizce yü-
rümeye başladık.Gözlerinden buruşuk yanaklarına doğru iri gözyaşı damlaları süzülüyordu. Öyle üzgün görünüyordu ki kendisine herhangi bir şey sormaya kıyamadım. Bir süre yan yana sessizce yürüdük. Uzunca bir sessizliğin ardından kendiliğinden anlatmağa başladı: “Kızım haklı” dedi, “onu ben yaktım,” Sonra elleriyle yüzünü kapatarak bir süre hıçkırıklarla ağladı, derken konuşmaya devam etti: “Evet, onu ben yaktım. Yıllarca önce bir akşam üstü kahvehanede oturuyordum. Çevremizde zengin ve saygın bilinen bir dostum yanıma geldi. Birlikte çay içtik. Dostum bir ara oğlunun evlenme çağına geldiğini, kızımı oğluna uygun gördüğünü söyledi, ben de verdim gitti dedim.
Akşam eve gidince kendisini o delikanlıya verdiğimi söyledim kızıma, Kızım itiraz etmeye kalktıysa da kulak asmadım. Sözü uzatmayayım, kızımı o delikanlıyla evlenmeye mecbur ettim. Kızım, daha gerdek gecesi dayak yemeğe başladı kocasından. Hem de ne dayak! Bir çok kez kaçıp eve döndü, her seferinde geri gönderdim. Ben ona bakabilecek durumda değil- dim ve onun bir mesleği yoktu, nasıl geçinecekti? Yoksulluktan okutamadım ama bir meslek kursuna gönderip ya da bir ustanın yanına çırak verip bir meslek de edindirmedim. En azından bunu yapabilirdim oysa… Aptalca kaygılarla ona bu fırsatı da vermedim. Onu ben yaktım, onu ben yaktım! Ve işte şimdi yapabileceğim hiçbir şey yok! Ben ki sevmediğim insanlarla bir çay içimi bile aynı masada oturamam. Böyleyken, kızımı sevmediği, hiç sevmediği, hatta tiksindiği bir insanla bir ömür boyu aynı yatakta yatmaya mahkum ettim. Lütfen bana bir yol gösterin: Kızımın heba olan otuz yılını ona nasıl geri verebilirim? Onu bu cehennemden nasıl kurtarabilirim? Ona küçük bir kız iken düşlediği o mutlu yuvayı kurma fırsatını nasıl verebilirim?
Adam sustu. Sorusuna derde deva bir yanıt alamayacağını biliyor gibi arkasını dönüp yanım dan hızla uzaklaştı. İlk yan sokağa sapıp gözden kayboldu. Eğer yanımda durup yanıtımı bek lese ona “Sen cezasız bir cinayet işlemişsin.” diyebilecek miydim, bilemiyorum. En azından teselli makamında bir şeyler söyleyebilir miydim?
O günden sonra yolum ne zaman o sokağa düşse hep o “Baba beni sen yaktın, beni sen yaktın, beni sen yaktın…” diye haykıran kadını ve vicdan azabı içinde boğulan o adamı hatırlarım.
ÇOCUKLARIMIZA SAHİP ÇIKMAK
Çocuklarımız: Soyumuzun sürdürücüleri, ulusumuzun gelecekleri, canlarımız, her şeyimiz…
Yüreklerimiz onlar için çarpar. Onlar için göze alamayacağımız bela yoktur. Çocuklarımızın yaşamımızdaki önemini anlatmak için ne söylesek yetmez! Evet de duygularımız, sonsuz sev gimiz çocuklarımızın sorunlarını çözmeye, geleceklerini güvence altına almaya, onlara kendi ayakları üstünde durma, kendi ekmeklerini kazanma, yaşamı ve olayları doğru algılayıp değerlendirme olanaklarını kazandırmaya yetiyor mu?
Kuşkusuz hepimiz çocuklarımızın kendi ekmeklerini kazanabilecek bilgi ve beceriye sahip olmasını, toplum içinde alınları ak, başları dik durabilmesini, kendi kararlarını verebilecek güce ve iradeye sahip olmasını isteriz. Peki, bunların gerçekleşmesi için yalnızca sevgi yeterli mi? Salt sevgi yeterli olsaydı bireysel ve toplumsal yaşamımız böyle mi olurdu? Nice insanımız var ki bir mesleği, ekmeğini kazanacak yeterli bilgi ve becerisi olmadığı için başkalarının ekmeğiyle doymanın yollarını araştırıyor: Kimi dileniyor, kimi sadaka talep ediyor, kimi hırsızlık, dolandırıcılık, kapkaççılık, fahişelik yapıyor, kimi de bu işleri örgütlü biçimde yapmak üzere çeteler kuruyor, kaçakçılığa, uyuşturucu işine bulaşıyor, mafyalığa soyunuyor.
Sözüm ona yardım dernekleri kurup topladığı parayı cebine indirenler de az değil.
Sevgili çocuklarımızı eğitimsiz, bilgisiz, becerisiz, mesleksiz bırakmak, açıkça görülmeli ki onları çaresizliğe mahkum etmektir, kötü yollara düşmek zorunda bırakmaktır, suç örgütlerinin kucağına atmaktır. Bu nedenledir ki çocuklarımıza karşı yüreğimizde sonsuz bir sevgi beslemek yetmez. Onlara yaşamı, doğal, toplumsal, siyasal olayları doğru algılayıp yorum lamalarına, olaylar karşısında doğru tavır koymalarına yetecek bilgiyi, kendilerini ve ailelerini besleyebilecek beceriyi, uluslarına, ülkelerine ve tüm insanlığa, tüm doğaya yararlı olma anlayışını kazandırmak zorundayız. Onlara namuslu olmanın ancak insanların inançlarını, güvenlerini, alın terlerini sömürmekten kaçınmakla mümkün olabileceğini anlatmak zorundayız.
Bütün bunların ise yalnızca sözde kalan sevgiyle değil, ancak ciddi bir genel ve mesleki eği- timle mümkün olabileceği açıktır. Öyleyse, tüm gücümüzü kullanarak çocuklarımızın en iyi bilimsel ve mesleki eğitimi almalarını sağlamaya çalışmalı, onları suç ve istismar örgütlerinin kurbanı, tetikçisi, aleti olmak zavallılığına düşürecek çaresizlik ortam ve koşullarından uzak tutacak önlemleri almalı, kısacası çocuklarımıza sahip çıkmalıyız. Bunun biricik yolu ise O büyük insanın belirttiği gibi kendimize ve ulusumuza yol gösterici olarak bilimi seçmektir.
Çocuklarımızı eğitmeye talip olanların niyetleri onları gerçekten kendine yeterli, becerikli ve özgüveni yüksek , yurduna, ulusuna ve tüm insanlığa yararlı bireyler yetiştirmek de olabilir,
kolayca sömürebilecekleri, yönlendirebilecekleri, kendi değerlerinden ve çıkarlarından başka çıkar ve değer tanımayan, farklılıklara tahammülsüz, gerektiğinde tetikçi olarak kullanabile- cekleri beyni yıkanmış sadık uşaklar yetiştirmek de. Bu nedenle, çocuklarımızın eğitimiyle doğrudan ilgilenmek, uygulanmakta olan eğitimin çocuklarımızı üretken, barışçıl, onurlu, başkalarının haklarına ve değerlerine de saygılı bir yaşama hazırlama hedefinden saptırılma sına asla izin vermemeliyiz.
Remzi KISA
Ahmet ve Safiye oğlu, 1943 – Balıkesir – Gönen – Kocapınar Köyü doğumlu. Evli, 4 çocuklu.
Kocapınar Köyü İlkokulu, Savaştepe İlköğretmen Okulu, İstanbul Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü, Ankara Hukuk Fakültesi mezunu. Ekmek kavgasına 1961 yılı Ağustosunda ilkokul öğretmenliğiyle başladı. Çeşitli yerlerde ilkokul öğretmenliği, ortaokul ve liselerde Türkçe öğretmenliği, yöneticilik ve ilköğretim müfettişliği yaptı. 1992 yılı Ağustosundan bu yana avukatlık yapıyor. Kendisine ayırabildiği zamanını okuma yazmayla, doğayla ve insanlarla dostluklar kurarak değerlendirmeye çalışıyor. Bürosu Gönen’de. Yaz aylarını Kocapınar’da, kışı Bandırma’da geçiriyor. İnsanların insanlarla, doğayla barış, dostluk ve dayanışmasından
yana. İnsanların bütün zamanlarda ve dünyanın her yerinde yarattıkları kültürel varlıkların aynı derecede saygıya ve korunmaya değer olduğuna inanıyor.
İNSANLIK BORCUNU ÖDEMEK
“ Amca, biy ekmek payası veyiy misin…”
Gündüzün sıcaklığıyla bir kısmı eriyen kar birikintilerinin akşamın ayazında yeniden donmaya başladığı , havanın kararmaya yüz tuttuğu o soğuk şubat günlerinden birindeydi. İşten çıkmış , bir an önce sıcak evime ulaşmanın telaşıyla çevreme bakmadan, kayıp düşmemek için yalnızca bastığım yere dikkat ederek yürümeye çalışıyordum. Çarşı camiinin duvarı boyunca ilerlerken birkaç adım arkamdan gelen zor duyulur bir sesle irkildim: “ Amca, biy ekmek payası veyiy misin ?”
Dönüp baktım… Minicik bir kız çocuğuydu. Ancak üç yaşında olabilirdi. Cami bahçesinin duvarı dibine sığınmış, dondurucu soğuktan korunmasına yetmeyen incecik giysisi içinde iyice büzülmüştü. Titriyordu. Yüzü, elleri mosmordu. Ne yaptığının bilincinde olmadan dilen- meye çalışıyordu. Önünden geçip gidenlerin çoğuna duyuramadığı umutsuz, ağlamaklı sesiyle arada bir tekrarlıyordu: “ Amca biy ekmek payası veyiy misin ? ”
Gerçekten aç mıydı ? Gerçekten ekmek parası bile kazanamayan bir ailenin çocuğu muydu ?
Böyle soğuk bir günde, havanın kararmaya yüz tuttuğu bu saatte bu küçücük kızın kendi iradesiyle gelip burada dilenmesi her halde mümkün değildi. Birileri tarafından buna zorlanmış olmalıydı. Birilerince getirilip oturtulduğu, soğuktan büzülüp kaldığı bu duvar dibinde hep aynı sözü tekrarlayıp duruyordu: “ Amca, biy ekmek payası veyiy misin ?”
Bu dondurucu soğukta duvar diplerinde oturtulup dilendirilen kim bilir kaç çocuğumuz vardı!
Kim bilir kaç aile minicik çocuklarını dilendirip geçinme çaresizliğinde ya da ahlaki sefaletin-
deydi.
O minicik insan yavrusunu o şartlarda eve ekmek getirmeye zorlayan aile ister gerçekten çaresiz isterse duygu sömürüsüyle geçinmeyi meşru sayan ve o çocuğu buna alet edecek kadar canavarlaşmış bir varlık olsun, vicdan sahibi insanlar olarak, ulus olduğunu iddia eden toplum olarak ve demokratik – laik – sosyal – hukuk devleti olarak, o minicik insan yavrusunu o soğukta, o çaresizlik , o savunmasızlık içinde bırakarak, sadece onu oraya oturtan ailesini suçlayıp, sırtımızı dönüp gidemeyiz.
Gidemez miyiz ?
Gitmiyor muyuz ?
Kim bilir kaçımız bu çocukları görmezden gelerek sıcak evlerimize sığındık, sıcak çorbaları mızı kaşıkladık o soğuk şubat akşamında; içkimizi yudumladık keyifle ya da verdiği nimetlerden dolayı el açıp Tanrıya şükürler ettik. Kim bilir kaç politikacımız, kaç iş adamımız o günkü başarılarını eşe dosta övünerek anlatıp durdu…
Olmadı hanımefendiler; Olmuyor beyefendiler ! Bu çocuklarımızı görmezden geldiğimiz ya da işi bir sadakayla geçiştirdiğimiz, onları dilenmeye zorlayan yaşam koşullarını ortadan kal-dırmadığımız, o çocukların da kendi çocuklarımız gibi beslenme, sağlık, güvenlik ve eğitim hizmetlerinden yararlanmalarını sağlayacak bir düzenleme için elimizden geleni yapmadığımız, o minicik insan yavrularına ciddi ciddi sahip çıkmadığımız sürece ne olmaya çalışırsak çalışalım, kendimizi ne kadar önemsersek önemseyelim, bilgimize, becerimize, yeteneklerimi ze, servetimize, rütbemize, makamımıza, iktidarımıza … ne kadar güvenirsek güvenelim, kendimizi kandırmaktan başka bir şey yapmış olmayız.
Bu çocuklara sahip çıkmak insanlık borcumuzdur… Manava, markete … borçlarımızı elbet ödeyelim; ama asıl büyük borcumuz insanlık borcudur. Öyleyse gelin önce insanlık borcumuzu ödeyelim. Kendimizi, toplumumuzu ve devletimizi bu çocuklara sahip çıkma konusunda gücümüzce zorlayalım. Ancak bunu yaparsak insanca davranmış oluruz.
YENİDEN ÖĞRETMEN OLSAYDIM…
Yeniden öğretmen olmak ister miydim? Evet, hem de nasıl isterdim!
“Öğretmenlik yaptığın yıllar boyunca geçim sıkıntısı içinde boğuldun. Taşra politikacılarının hışmına uğradın. Çektiklerin yetmedi mi? Deli misin, ne?” diyeceksiniz.
Haklısınız. Ama bütün çektiklerime rağmen ben yine de öğretmen olmak isterdim! Neden mi? Anlatayım:
Öğretmen olduğumda öğretmen olduğumu biliyordum da öğretmenliğin gerçekten ne olduğunu bilmiyordum. Kara tahtanın önünde karşılarında dikildiğim öğrencilerin öğrenci olduğunu biliyordum ama öğrencinin ne olduğunu bilmiyordum. Bilmem gerekenler bütün arkadaşlarımla birlikte bana da söylenmişti mutlaka, fakat her nasılsa hiç biri kalmamıştı aklımda.
Öğretmenliğin, kendisine teslim edilen çocukların kişiliğini ve geleceğini şekillendirme sanatı olduğunu bilmiyordum. Onların, kitaplarda yer alan bilgileri beyinlerine kaydetmeleri gereken birer bilgi kayıt cihazı olduklarını sanıyordum. Ben o bilgileri sözle anlatacağım, onlar da defterlerine ve beyinlerine kaydedecekler, olup bitecek sanıyordum… Fakat, olmuyordu işte! Anlattıklarım bir türlü beyin kayıtlarına girmiyordu çocukların. Çoğu kez beni dinlemiyorlardı bile… Ve olan oluyordu: Gelsin azarlama, kınama, hatta tokatlama. Şimdi sonsuz bir utançla anımsadığım bu çözüm olmayan çözümler, gerçekte mesleki yetersizliğimin, aczimin çocuklara çıkarılan faturasından başka bir şey değildi…
Zamanla bir şeyi fark ettim: Çocuklar belki ses kayıt cihazına benzetilebilirlerdi, ama ses kayıt cihazlarının kayıt yapabilmeleri için önce bir düğmeye basılıp çalıştırılmaları gerekmez miydi? Çocukların da beyinlerini kayda hazırlayacak bir mekanizması, bir anahtarı olmalıydı. Neydi bu anahtar? “Arayan bulur”, derler. Ben de aradım ve buldum sonunda: Öğrenci gönüllerinin, beyinlerinin anahtarı, gerçek SEVGİ’ydi.
Sevgi, yalnızca öğrenciyi öğrenmeye açan anahtar değil, aslında. Dünyanın her yerinde ve her zaman bütün kapıları açan sihirli bir anahtardır sevgi. Sevgiyi kullanarak bitkileri de, hayvanları da, insanları da kazanabilirsiniz. Hatta düşmanlarınızı da… Hele öğrenciler, sevgi denilen anahtara en kolay, en çabuk karşılık veren varlıklardır. Yeter ki sevgi anahtarınız sahte olmasın. Çünkü sahtesi hiç işe yaramaz sevginin, hatta açmak istediğiniz kapının yüzünüze ebediyen kapanmasına bile yol açabilir.
Gerçek sevgi kendini hemen belli eder: Ses tonunuz, içtenliğiniz, abartısızlığınız, yapmacıksızlığınız , dostça yaklaşımınız çocuğun öğrenmeye açılmasını hemen sağlar. Yüzünü aydınlatır. Öğretmenim beni seviyor. Bana yararlı olmaya çalışıyor. Onun verdiklerini almalıyım, öğrenmeliyim, öğretmenim beni küçük düşürmez, azarlamaz, aşağılamaz, o güvenilir bir insandır…” diye düşünür. O, artık öğrenmeye hazırdır! Gerisi size kalmıştır !
E, peki, öğrenciler öğrenmeye hazır. Güzel! İş eğitmeye, öğretmeye kaldı. Neyi, nasıl, neden öğretecektim? Müfredat programı bu soruları yanıtlıyordu bir ölçüde, fakat program ortalama düzeyde bir zeka ve yeteneği esas almıştı. Öğrencilerimizin ise her biri ayrı bir bireydi ve başkalarından az ya da çok ayrılıyordu. Bu nedenle her birini ayrı ayrı, tüm özellikleriyle tanımam gerekliydi. Zamanla bunu da öğrendim, ancak kolay olmadı. Derken, yıllar içinde bir şeyi fark ettim: Biz, öğrencilerimizi geleceğe hazırlarken toplumun amirlerinin çizdiği modellere uygun öğrenci yetiştirmeye çalışıyorduk. Onların gelecekte ne olmaları gerektiğine amirler karar veriyondu. Çocuklarımıza ne olmak istediklerini soran yoktu. Elbet çok yanlış bir tutumdu bu. Öğrencilerimizin çoğunu hiç ilgi duymadığı şekillere sokmaya çalışıyorduk kahredici zorlamalarla ve sonunda söz gelimi bir heykel yerine bir moloz yığını çıkıyordu ortaya. Bunu öğrendiğimde artık emekliliğin eşiğine gelmiştim.
Sonra… Sonra öğretmenliğin öğrenciyi birtakım yararsız, gereksiz bilgilerle tıka basa doldurmak, onu bir papağana, bir alkış makinesine, inançlarını sorgulamayan bir mümine, aptal bir mutiye, sofrasını başkalarının sırtına kuran bir keneye dönüştürmek olmadığını… aksine kendisine gerekli ve yararlı bilgileri nerede ve nasıl bulabileceğini bilen ve bilgiyi arayıp bulan, yalnızca, adili, iyiyi, güzeli, doğruyu ve dürüstü alkışlayan, aklını, vicdanını başkalarının güdümüne bırakmayan, akıl erdiremediği şeyi kabul etmeyen, kendisini aptal yerine koyanlara itaat etmeyen, ekmek kavgasında kendi ayakları üstünde duran ve mümkünse acizlere de yardımcı olan, sömürmeyi de sömürülmeyi de şiddetle reddeden, uşaklığı, yağdanlığı, yalakalığı şiddetle reddeden onurlu bir insan olarak yetiştirmek olduğunu öğrendim. ..
Ve işte bütün bunları öğrenip sonsuz bir zevkle uygulamaya koyulduğum günlerde yolun sonuna geldiğimi fark ettim. Emekliliğim gelip çatmıştı…
Oysa öğrencilerime en çok yararlı olabileceğim bilgi ve beceri birikimine ancak ulaşmıştım. Öğretmenliğin tam da tadına varmışken, öğrencilerime tam da en yüksek düzeyde yararlı olabilecekken emekli oldum…
Ben yeniden öğretmen olmak istemeyeyim de ne yapayım be dostlar? Aynı duygu ve düşünceleri paylaştığımız emekli meslektaşlarımız öğretmenliği ve öğrencilerini özlemesin de ne yapsınlar?
AH BU ÇIĞLIKLAR, SESSİZ ÇIĞLIKLAR!
İnsanların yarısı açlıktan, yarısı sevgisizlikten ölür diyor bir ruhbilimci. Çevremize dikkatlice baktığımızda bunu kolayca görebiliyoruz. Kalabalıkların ortasında ne çok insan var ki bir günaydın, nasılsın diyenleri, yüzlerine içtenlikle gülümseyenleri yok. Ne aile bireyleri farkında onları ne aynı okulda birlikte bulundukları öğretmen ve öğrenciler ne aynı masada çay içtikleri kahvehane müşterileri ne aynı atölyede birlikte çalıştıkları işçiler, işverenler ne sokakta içlerinde yürüdükleri kalabalıklar. Kimse umursamıyor onları, kimse varlıklarının farkında değil sanki… Düpedüz yok sayılıyorlar. Tıpkı ortaçağda kiliselerce aforoz edilmiş zavallılar gibiler. Oysa haklarında verilmiş aforoz hükümleri yok… Ne kendileri biliyorlar yok sayılmalarının nedenini ne de yok sayanlar. Bir fiili durum, bir fili zulüm sürüp gidiyor işte… sevilmediklerini, istenmediklerini, önemsenmediklerini algıladıkları her nefeste yeniden, yeniden ölüyorlar.
İnsanlığın tarih boyunca bulabildiği en ağır işkence yöntemi aforoz. Aforoz edilenle hiç kimse konuşamaz, görüşemez. Aforoz edilen yaşam boyu dışlanır, görmezden gelinir, yok sayılır. Aforoz edilenle iletişim kurmaya kalkışanın cezası da aforoz edilmektir. Aforoz cezası, günümüzde tecrit adı altında ancak en ağır suçları işlemiş en uslanmaz hükümlülerin kısa bir süreliğine daracık tecrit odalarına kapatılıp kimseyle görüşmesine imkan tanımadan, tek başlarına tutulması şeklinde çok basitleştirilmiş, hafifletilmiş olarak uygulan- maktadır. Buna rağmen hükümlüler, fiziksel işkencelerden bile daha çok korkarlar tecritten.
Aforoz yalnız ortaçağda, tecrit odaları yalnız cezaevlerinde mi? Öyle olsaydı eğer, evlerimizde, meydanlarda, okullarda, işyerlerinde soğuk savaşlar yaşanır mıydı? İnsanlar dışlanmışlık duygusu içinde, sevgisizlik batağında boğulup giderler miydi hiç? İtip kakarak, aşağılayarak, yalnızca kusurlarını, yanlışlarını görüp yüzüne vurarak, küçümseyerek,
sövüp döverek, sürekli utandırarak, görmezden gelerek, yok sayarak değersizlik, istenmezlik, sevilmezlik duygusuna boğduğumuz eşlerimiz, çocuklarımız, kardeşlerimiz, annelerimiz, babalarımız, yakınlarımız varlıklarını bize ve çevreye hissettirmek için çaresizce, umutsuzca fakat sessizce çığlıklar atarlar, atarlar, atarlar mıydı hiç?
Beden diliyle atılır sessiz çığlıklar; evden kaçıp gitmelerle, göz yaşlarıyla, garip kılıklarla, aşırı makyajlarla, boğucu parfümlerle, kabadayılıkla, yapmacık şuhluklarla, gereksiz gürültü patırtıyla, gösterişe kaçan davranışlarla… atılır. Çoğumuz edepsizlik, terbiyesizlik, saygısızlık, saldırganlık olarak algılarız sessiz çığlıkları. Rahatsız oluruz. Bu çığlıklara anlayışla, sevgiyle yaklaşmak, bu sessiz çığlıkları atanların var olduklarını, değerli olduklarını anladığımızı, onları yok sayanların yanıldıklarını düşündüğümüzü hissettirmek yerine kolaycılığı seçeriz: Onları görmezden gelmeye, yok saymaya, yanlarından uzaklaşmaya ya da düpedüz kovmaya çalışırız. Oysa amaçları bizi rahatsız etmek değildir onların. Tek istekleri dikkatimizi üzerlerine çekmek, var olduklarını, insan olduklarını, değerli olduklarını.. görmemizi sağlamaktır. Bundan başka amaçları yoktur sessiz çığlıklar atanların.
Çok şey mi istiyor bu insanlar? Bizim isteklerimizden farklı mı istekleri, beklentileri? Biz de var sayılmak, saygı görmek, takdir edilmek, sevilmek… istemiyor muyuz?
AYIP, ÇOK AYIP, EN AYIP, ACINASI…
Yanımızda yapılmasından rahatsızlık duyduğumuz hareketleri, davranışları, işitmekten utandığımız sözleri AYIP diye niteleriz. Bu davranışların, sözlerin sahiplerini dostça uyarmaya çalışır, tepkiyle karşılanırsak onlarla bir daha aynı ortamlarda bulunmamaya özen gösteririz. Söve saya konuşmalar, kaba el şakaları, saygısızca davranışlar… günlük yaşamda yazık ki çok sık tanık olduğumuz ayıplardır. Bu tür ayıplar genellikle faillerinin eğitim eksikliğinden ya da kontrolsüz duygularından kaynaklanır. Özellikle ayıp işleme kasıtları yoktur. Sabırla, özenle işlenirlerse, ayıplarından arınma şansları vardır.
Toplumsal yaşantımızda yazık ki çokça karşılaştığımız ve ÇOK AYIP diye nitelediğimiz birtakım davranışlar vardır ki, bunları işleyenler, kurbanlarının zaaflarından, çaresizliklerinden, bilgisizliklerinden, deneyimsizliklerinden yararlanarak onları gaddarca sömürürler! Düpedüz tefecilik, hırsızlık ya da dolandırıcılık yaparak halkın kanını emerler. İşçilerini asgari ücretle çalıştırıyor göstererek banka hesaplarına bu miktar üzerinden yatırdıkla aylıklarının bir kısmını elden geri alarak hırsızlıklarını kılıfına uydururlar. Vasıflı işçilerinin aylıklarını asgari ücret üzerinden bankaya yatırıp üstünü elden ödeyerek hem ssk priminden hem de kıdem tazminatından büyük ölçüde çalarlar. İşçileriyle iş sözleşmesi yaparken, bu sözleşmeyle birlikte “ İş akdimi kendi isteğimle feshettim, tüm ücret ve sair alacaklarımı elden aldım, İşyerinden hiçbir alacağım kalmamıştır. İşverenimi kesin olarak ibra ederim.” diye bir de ibraname imzalatırlar. Böyleleri, ne yaptığını çok iyi bilen sömürücüler, kan emicileridir. Bir kısım atanmış ya da seçilmiş kamu görevlileri böylelerinin en iri kıyımlarının, en göbeklilerinin, en işini bilenlerinin en yakın çevrelerinde bulunup çanaklarını yalamaktan büyük onur ve gurur duyarlar. Bu çok ayıpları işleyenlerin bir de en büyükleri vardır ki, eh artık onlardan büyüğü yoktur. Onların yaptıkları en ayıptır.
En büyük ayıpçıların yaptığı EN AYIPLAR, halkın inançlarını, güvenlerini kullanarak kendilerine inanıp güvenenleri kullaştırmak, köleleştirmektir. En büyük ayıpçılar, kentlerde, kasabalarda, mahallelerde, beldelerde, köylerde kurdukları sayısız beyin yıkama yerlerinde öyle yöntemler uygularlar ki, kurbanlıkları, kendilerine mutlak doğru diye ezberletilen akıl dışılıkları asla sorgulamazlar, bizden kayıtsız kuyutsuz toplanan bunca bağışın ne kadarı bize söylenen yerlere, ne kadarı ağabeylerin, ablaların, efendilerin ceplerine gidiyor? Efendimiz memleketine dönmek için daha ne bekliyor, yoksa keferistanı memleketinden daha çok mu seviyor? Adalet tecelli etsin diye iş başına getirdiklerimiz neden özel yetkili yargıçlar atıyor, bu özel yargıçlar neden bölücüleri gizli tanık olarak dinliyorlar da generalleri dinlemiyorlar? Düzmece kanıtlara itibar ediliyor da bu kanıtların düzmece olduğu iddiaları neden araştırılmıyor;
En ayıpçıların yaptıklarına, söylediklerine körü körüne inanan, itaat edenlerin bu yaptıkları ise ne ayıp, ne çok ayıp, ne de en ayıp! Bu tutum, düpedüz zavallılıktır, ACINASILIKTIR! Zulme destekçiliktir. Ne yaptığını bilmezliktir.
Memleketin en iyi yetişmiş evlatları hiçbir suçları olmadığı halde sırf ABD’nin çıkarlarına ve onların eşbaşkanlarının hırslarına, kaprislerine karşı direndikleri için yıllardan beri zindanlarda çürütülüyor ve biz buna seyirci kalıyorsak, dahası, bu zulmün mimarlarını hala destekliyorsak, bu, insanlık iddiasında olanlar için gerçekten acınasılıktır, hiçliktir!
BALIKLAR, YEMLER, MUTEBERLER (!)
Balıkçılıkla ilgilenenler bilirler, her cins balığın en sevdiği bir yem çeşidi vardır. Bu konuda yeterli bilgisi olanlar, avlamak istedikleri balık cinsine göre yem seçerler. Bilinçli bir yem seçimi, kuşkusuz rastgele seçimden çok daha iyi sonuç verir. Balıkçılar, boru kurdu, ekmek, madya, mamun, midye, boru kurdu, karides, kan sülüğü, sübye, sülünez gibi doğal yemlerin yanı sıra bir yığın malzemenin karıştırılıp işlenmesiyle üretilen boili gibi yapay yemlerden amaçlarına uygun olanını seçip oltalarına takarak avlanmaya koyulurlar.
Balıkçılar seçtikleri yemleri oltalarına takakoysunlar, insan avcıları da uygun yemler kullanmakta ustadırlar: Uyuşturucu, seks, para, şantaj, en çok kullandıkları yemlerdendir. İnsan avcıları, avlarını balıkçılar gibi ızgara, tava ya da buğulama yöntemleriyle pişirerek yemezler. Onlar, avlarını köleleştirerek kullanırlar. Öyle ki, onların oltalarına yakalananlar için artık kurtuluş yoktur. Yaptıklarının utancıyla kıvranır, artık işe yaramaz oluncaya, hatta çoğu ölünceye kadar köle olarak kalırlar.
Bir de toplumları avlayanlar vardır ki onlar, yem olarak birtakım toplumsal değerleri, siyasal ya da dinsel inançları kullanırlar. Bu avcı türü olta kamışı yerine birtakım siyasal ya da dinsel inanç önderlerini, başka bir söyleyişle toplumca muteber sayılan kişileri kullanırlar. O muteberler, toplumların karşısına mürşid gibi, siyasi lider gibi kisvelerle çıkar ve halklardan büyük itibar görürler. Yaptıkları, söyledikleri asla tartışılmaz, sorgulanmaz. Onlara kayıtsız şartsız itaat etmek Allahın emri sayılır. Onların buyruklarıyla pek çok saf insan hiç itirazsız ölüm makinesi haline
gelir, canlı bomba olarak, hiç tanımadığı insanların bulunduğu otobüslerin, mağazaların, tapınakların içine girerek koynundaki bombayı patlatır, kendisine düşman olarak tanıtılan birçok insanla birlikte parçalanarak aklı sıra şehit olur.
Böylesi muteber (!) kişiler kendilerine inançla bağlanmış insanlardan yalnızca canlarını mı isterler? Elbet hayır! Bu muteber kisveli soytarılar inanç ipiyle prangaya vurdukları zavallıların canlarından başka, mallarını ve namuslarını da tasaruf yetkisini bulurlar kendilerinde. Basında sıkça yer alan sahte şeyh olaylarını, Almanya’daki üç yüz bin yurttaşlarımızın yoksullara yardım kandırmacasıyla nasıl soyulduğunu ve benzerlerini hatırlayın!
04.01.2013 tarihli Yeni Mesaj gazetesinde Prof. Haydar BAŞ imzasıyla yayımlanan bir yazıda, Yusuf el – Kardavi adlı Mısırlı bir Müftünün, Özgür Suriye Ordusuna karşı direnen Müslümanların, kadınlar ve çocuklar da dahil olmak üzere öldürülmelerinin vacip olduğuna dair fetva verdiği belirtilmektedir. Yine aynı yazıda, Suudi Arabistanlı Vahhabi Müftü Muhammed el – Arifi’nin, on dört yaşından büyük Suriyeli kızların, boşanmış ve dul kadınların, iki yıldır savaşmakta olan Suriye Özgür Ordusu’nun askerleriyle sevabına yatarlarsa, cennete gidebilecekleri yolunda fetva verdiği iddia edilmektedir.
Sayın Haydar BAŞ’ın iddiaları doğruysa, bu çok korkunç bir şeydir. Büyük Ortadoğu Projesinin mimarlarının, amaçlarına ulaşmak için, birtakım muteber kisveli pezevenkleri kullanarak paralı askerlerinin cinsel ihtiyaçlarını karşılamaya, bunun için de saf müslüman kadınları cennet vaadiyle fahişeleştirmeye çalıştığı açıkça ortaya çıkmaktadır. BOP’a safça inananların dikkatine sunulur.
BAŞLARKEN
Merhaba!
Neden Kocapınar Notları?
Bu soruyu yanıtlamak için önce bu notların üretildiği ortamdan söz etmeliyim.
Kocapınar, bin yaşlarını çoktan aşmış çınar ağaçlarının kökleri arasından süzülüp yer yüzüne çıkan duru su kaynağının adıdır. Kocapınar, bu su kaynağının çevresinde en az üç bin yıldır var olan köyün de adıdır. Su kaynağını çevreleyen ulu çınarlar çok uzun zamandan beri bu toprağın insanlarını gölgesinde barındırır. Sıcak yaz günlerinde, serin yaz gecelerinde birçok insan bu ağaçların altında vakit geçirir. Üçerli beşerli arkadaş gruplarının çevrelediği masa-
larda , odun ateşinde demlenmiş gerçekten nefis çaylar içilir, sohbetler edilir. Sohbetlerde konu belirleyici genellikle çağrışımlardır. İlk konuşan askerlik anılarını anlatmışsa, ondan sonra söz alan da askerlik anılarından söz eder. Sonraki konuşmacı, öncekinin anlattıklarının çağrıştırdığı bir konuda bir şeyler söyler. Başka masalarda süt fiyatlarının düşüklüğünden, yem fiyatlarının yüksekliğinden, mazotun pahalılığından, köylünün yeni gelir kaynakları yaratması gerektiğinden, çocuklarımızı okumaya ve yüksek öğrenime teşvik etmek gerekti- ğinden… söz edilir.
Derken, yolu her nasılsa Kocapınar’a düşmüş bir yabancı, arabasını çınarların altına park eder, soluklanmak için bir masaya oturur ve hemen öfkeyle söze girer: “ Bu ne biçim köy yolu birader? Neden köyünüze sahip çıkmıyorsunuz? Neden yolunuzun yapılması için devlete başvurmuyorsunuz?” Oturduğu masadaki köylülerden biri ona sakin sakin cevap verir: “ Köy halkının büyük çoğunluğu seçimlerde Atatürkçü partilere oy verir. Bu yüzden Atatürk düşmanlarının gözünde köyümüz gavur köyüdür. Bu yüzden bize yol yapmazlar. Bizden vergi toplarken ve çocuklarımızı askere alırken kime oy verdiğimizi sormazlar ama yolumuzu yapmaya gelince kime oy verdiğimizi sorarlar. Hiç utanıp sıkılmadan, ne kadar oy, o kadar yol derler. Köylümüz ise oylarımız namusumuzdur, satılık değildir, oy karşılığı yapacağınız yoldan gideceğimize domuzun patikasından gideriz diyerek bu politikacıların ağızlarının payını verirler.
Kocapınar’ın başında, koca çınarların altında sohbetler bu minval üzere sürer gider. Ele alın- madık konu, tartışılmadık fikir kalmaz. Memleket her gün yeniden kurtarılır, Sorunlar bir çırpıda çözülür. Ertesi gün aynı masalarda, aynı konular, aynı sorunlar bir kez daha ele alınır ,
Konuşulur, konuşulur… Sonuç: sıfıra sıfır, elde var sıfır…
Ben, işte bu ortamda görüp işittiklerimden, yaşadıklarımdan sizlerle paylaşılmaya değer bulduğum notları, bana bu sayfada yer verildiği sürece yazmaya çalışacağım. Ola ki okumak lütfunda bulunur, eleştirir , katkıda bulunur ya da tartışmak gereğini duyarsınız.
Her salı günü Kocapınar Notları’nda buluşmak üzere…
(Not: Haftada bir gün yazılarıma yer veren Gönen Postası adlı yerel gazete, milliyetçi – mukaddesatçı olduklarını söyleyen bir grubun talebi üzerine hiçbir açıklama yapmadan yazılarımı yayınlamaktan vaz geçti.)
BEYİN YIKAMA MAKİNELERİ: TV’LER…
Günümüzün kaç saatini geçiriyoruz TV karşısında? Üç mü, beş mi, on mu? Belki daha çok! İzdivaç programları, görgüsüzlük şovları, yaşamı seksten, öldürmelerden soygunlardan ibaret sayan mafya dizileri, acındırık derviş , veli öyküleri ve ille de maçlar, maçlar… Sonra hazretin beğenmediği herkesi eşitçe harcayan, azarlayan, baştan sona sövmece kokan nutukları…
Halkımızın neredeyse yarıdan fazlası, hemen her gün sabahtan akşama, akşamdan sabaha dek bu programları adeta gözünü kırpmadan izliyor. Kendi yaşamıyla, kendi sorunlarıyla hemen hiç ilgisi olmayan ekran tablolarında seyrettiği aşk, ihanet ve tecavüz sahnelerinin kahramanlarıyla birlikte adeta orgazm oluyor, golü atan futbolcuyla birlikte kedisini gol kralı hissediyor, öldürme ve katliam sahnelerinde özel yaşamındaki yenilgilerin adeta öcünü almanın doyumunu yaşıyor… Kendisini dünyanın efendisi sanan sinirli şahsiyetin tehdit kokan sonu gelmez nutuklarını dinlerken canlı türlerinin pek çoğunda gözlendiği gibi korkuya kapılıyor ve güçlünün karşısında kuyruğunu bacakları arasına kıstırıp mutlak itaat ve biat pozlarına bürünüyor. ..
baskın ve toplu tutuklama haberleri, kanlı eylem görüntüleri, molotof kokteylleriyle yakılan otobüs görüntüleri, bu televizyon tutkunlarının beyinlerini öyle bir etkiliyor ki, sonuçta ortaya tam da efendilerin istediği kıvamda yıkanıp hizmetlerine hazır, emirlerine amade binlerce, yüz binlerce, milyonlarca beyin çıkıyor. Efendiler için çok verimli olan bu sonucu başka yöntemlerle elde etmek elbet mümkün değil. Çünkü toplumları köleleştirme, uyuşturma, kendi çıkarlarına ve ulusal çıkarlara yabancılaştırma sonucunu veren bu yöntem, efendiler için risksiz olduktan başka, çok da karlıdır. Programların yayımı sırasında sık sık gösterime sokulan reklamların getirileri hem tv sahipleri hem reklam verenler hem de efendiler için bulunmaz nimetlerdir. Bir taşla birçok kuş vuruyorlar… İşlerini iyi biliyorlar yani.
Beyin yıkama, yukarıda verdiğimiz örneklerden de anlaşılacağı üzere, insanları ve toplumları kendi sorunlarıyla ilgilenmekten uzaklaştırmak, kendilerine yapılan haksızlıkların hesabını sormak yerine işi Tanrıya havale etmek, bir kurtarıcının gelip kendilerini kurtaracağına inanmalarını sağlamak, efendilerin onlara asla ihanet etmediğine ve etmeyeceğine inanmak, efendilere yöneltilen eleştirileri reddetmek ve eleştirenlere karşı amansızca düşmanlıklar geliştirmek gibi çıkmaz sokaklara yöneltmek şeklinde ahlak dışı, insanlık dışı bir iştir ve günümüzde özellikle diktatörler ve siyasal iktidarlar tarafından çok zalim, çok kararlı ve çok başarılı bir biçimde uygulanmaktadır. Beyin yıkama, günümüzde her türlü iletişim araçları ve iletişim yöntemleri , özellikle de televizyon denilen afyon kutusu aracılığıyla uygulanmaktadır. O kadar ki, özellikle kırsal bölge sakinleri ve yoksul halkın büyük çoğunluğu bu beyin yıkama yöntem ve araçlarıyla beyni yıkanarak uyuşturulmuş, kendi birincil sorunlarını bile algılayamaz ya da algılasa bile umursamaz hale getirilmiştir.
Beyni yıkanmış insanlarımız için haksızlıklara karşı direnmek diye bir şey yoktur. Onlara göre haksızlık edenler nasıl olsa öte dünyada cezalarını çekeceklerdir. Öyleyse bu dünyada kötülerle didişmeye ne gerek vardır? Sömürgenlere göre “yeme de yanında yat.” türünden bir anlayış.
Bu nedenledir ki ülkemizde ve dünyada halklarını ağıllara, ahırlara sürülüp sağılacak davar ve sığır sürüleri gibi gören birtakım efendiler, insanların beyinlerini TV denilen beyin yıkama makinelerini ve uyuşturucu dizi filmleri, sohbetleri, evlendirme, yarışma ve tartışma programlarını ve maç yayınlarını kullanarak insanların beyinlerini yıkayarak iktidarlarını sürdürmeye çalışırlar.
BİN YIL YAŞASAK NE YAZAR ?
“ Yaşamak güzel şey be kardeşim” diyor bir büyük şairimiz, “Yaşamak, bir ağaç gibi tek ve hür, ve bir orman gibi kardeşçesine… Bu davet bizim!” diyor. Yaşamın güzelliğini özgürlükte ve kardeşlikte buluyor. Bizi de bu güzellik deryasına davet ediyor. Bundan dolayı onun hayatını kararttılar özgürlüğün ve kardeşliğin düşmanları. Yurt dışında yaşamaya ve ölmeye mecbur ettiler o güzel insanı…
Birlik ve dayanışma, özgürlük ve kardeşlik gerçekten güzelleştirir yaşamımızı. Zor zamanlarda birbirimize el uzatırsak, imkanlarımızı paylaşırsak, başkalarının da bizim gibi sağlıklı, karnı tok, sırtı pek, huzur ve güven içinde, kabul ve saygı görerek yaşamak isteyen insanlar olduklarını kabul eder ve bunun gereklerini yerine getirirsek. dahası, bir lokmamızı aç hayvanlarla, bir yudum suyumuzu bizim bahçemizde, bizim saksımızda olmasalar bile susamış bitkilerle paylaşabilirsek insanca yaşadığımızı söyleyebilir ve bundan dolayı büyük bir huzur ve mutluluk duyabiliriz. Böyle olunca da yaşamayı güzel buluruz. Hayata bu açıdan baktığımızda her ağacın, her dalın, her yaprağın, her çiçeğin, her böceğin, her kuşun, her bulutun görülmeye, her sesin duyulmaya, her varlığın korunmaya, selamlanmaya… değer bulunduğunu görürüz. Böyle bir bakış gönlümüzü öyle genişletir ki artık onun içinde kendimize, ailemize, yakınlarımıza, ulusumuza, ülkemize, dağa, taşa, kurda, kuşa.., kısacası tüm dünyaya, tüm evrene yer bulunur. Bu ruh halinde olan insan, yaşadığı her anın, her saniyenin doyasıya tadına varır. Dolu dolu yaşadığını hisseder…
Yazık ki kimimiz böyle sevgiyle, saygıyla, dostluk ve dayanışmayla, kardeşlik ve yardımlaşma duygusuyla barışık değiliz. Gözümüz güzelliklere kapalı. Her şeyi, herkesi çirkin, kötü ve olumsuz görmeye yatkınız. Başkalarının oturması için yaptığımız binalardan elimizin erdiğince demir, çimento çalmaktan kaçınmayız, korumamıza verilmiş kamu mallarını eşe dosta peşkeş çekmekten, zalimlere av köpekliği yapmaktan kaçınmayız. Yardım sever görünmek için depremzedelere göndereceğimiz yardım paketleri içine taşlar, sopalar, mayolar falan koymayı yiğitlik sayarız. Başkalarının başarılarından, mutluluklarından rahatsız oluruz. Kimsenin acıları, çaresizlikleri bizim içimizi acıtmaz. Çevremizde sevilmeye, sevinmeye, desteklenmeye, korunmaya değer hiçbir şey göremeyiz. İçimizde yaşama sevincinin, mutluluğun, huzurun zerresi bulunmaz. Buna rağmen yeri geldikçe insan ömrünün pek kısa olduğundan söz ederiz.
Gönlümüz tüm insanlığı, tüm dünyayı, tüm evreni sevgiyle kucaklayacak, kapsayacak genişlikte ise ne mutlu bize. Yaşadığımız kadar mutlu yaşarız.
İçimiz kin ve nefretle doluysa, yetkimizi sevmediklerimize karşı baskı ve zulüm için kullanıyorsak, sevgiye sırt dönüyorsak, gözümüz güzelliklere kapalıysa, yaşama sevincimiz yoksa… bin yıl yaşasak ne yazar.
BİR UZUUUN ISLIK…
Yirmi beş yıl kadar önceydi. Kocapınar’ı ve çevresini ağustos güneşinin kavurucu sıcağından korumaya çalışan devasa çınarların gölgesinde havadan sudan söz ediyorduk her zamanki gibi. Kim olduğunu bir türlü anımsayamadığım dedem yaşında bir amca, “Eeey çucuk, bu çınarları buraya dikenlerden Allah razı ulsun, bu gülge burda olmasaydı bu sıcakta ne yapacaydık?” dedi.
Dedem yaşındaki bu ihtiyar, Kocapınar’ı Kocapınar Köyü yapan bu en az bin yıllık çınarları dikenlere ve sonra da bu güne kadar koruyanlara duyduğu minneti ve saygıyı, bana yöneltilmiş bir soru biçiminde ortaya koymuştu. Kendisi dünyaya gelmeden en az bin yıl önce bu su kaynağının çevresine dikilmiş ya da kendiliğinden bitmiş çınarların değerini ağustos sıcağından bunalınca anlayan yaşlı amcaya konuyla ilgili sorular yöneltmek geldi içimden: “Bey Amca,” dedim, “Bu çınarları buraya dikenlerden Allah elbet razı olsun, ama koruyanlardan da razı olsun. Örneğin sen, istesen bunları kesebilir miydin?” Bey Amca, sözün nereye akacağını bilemedi ve yanıtladı: Elbet kesebilirdim ama kesmedim, çünkü gürdüün gibi erkese faydalı. Erkese faydalı ulan aacı nasıl keserim be yav.”
Bey Amca, ağaçların herkes için yararlı olduğunun farkındaydı ama bu farkındalık onun yaşamını ne ölçüde yönlendirmişti? Sorularımı sürdürdüm: “Bey Amca, kaç yaşındasın?” Sorumu hemen yanıtladı: “Seksen bej be kuzum!” “Peki Bey Amca, Allah sana daha çok uzun ömürler versin. Kocapınar’ı gölgeleyen çınarlara balta vurmadığın için çok çok sağ ol. Ama gerekli oldukça herhalde bütün köylüler gibi sen de ağaç kesmişsindir. Seksen beş yıllık ömründe kaç ağaç kestiğini söyleyebilir misin?”
Bey Amca sorumu ciddiye aldı ve bir hayli düşündükten sonra sağ eliyle havada bir çok daire çizip “fiiiuuuuy” diye uzun bir ıslık çalarak, ömrünce kestiği ağaçların adeta sayısız denecek kadar çok olduğunu anlatmaya çalıştı… Onun bu yanıtı üzerine bir soru daha sordum: “Peki Bey Amca, Seksen beş yaşına kadar kestiğin sayısız ağaca karşılık, doğaya borcunu ödemek için kaç ağaç diktin?” Bey Amca, yine uzun uzun düşündükten sonra iki elini de ileri uzattı, avuçlarını göğe çevirip mahcup bir edayla “İc be kuzum…” dedi. O günden sonra artık kendime de çekilmez gelen ukalalığımla: “Demek ki şu dünyada senin elinle dikilmiş bir tek ağaç yok, ha? Öyleyse sen doğaya sayısız ağaç borçlusun. Ama vakit henüz tümden geçmiş değil, cebine meşe palamutları ya da başka ağaç tohumları doldursan, kırda yürüyüş yaparken bastonunun ucunu toprağa batırıp açılan deliğe bir pelit ya da başka bir ağaç tohumu koysan ve üstüne basıp geçsen bu tohumlardan en az biri mevsimi gelince yeşerir. İşte sana bu dünyada senin elinle dikilmiş bir ağaç… Bunu yapabilir misin?”
Bey Amca sıkılgan bir ifadeyle “Aklısın be kuzum, yapacayım. Ülmeden önce bu dünyada benim de elimle dikilmiş bir aaç ulsun. Dikeceyim, dikeceyim… Em erkez de büyle yapsın…” Sesinin tonu da, yüzünün rengi de değişmişti. Ansızın, işlediğim ayıbın farkına vardım: Dedem yaşındaki adama ders vermeye kalkışmıştım. Birden, oradan uzaklaşma gereğini duydum. İzin isteyip kalktım, yanıtını beklemeden yürüdüm. Bir uzaklaşma değildi bu aslında, düpedüz bir kaçıştı. Yürürken bu kez kendime de sordum: “Eee Remzi KISA, utanmadan deden yaşındaki adama ders vermeye kalkıştın, peki sen ömrün boyunca kaç fidan diktin? Elbet de hiç…” Utancımdan yüzüm kızardı… Hele ki çevrede bu halimi görecek kimse yoktu.
O günden bu yana elimle diktiğim ve dostlarıma diktirmeye çalıştığım her fidanla o gün işlediğim ayıbın yüreğimdeki izlerini silmeye çalışıyorum. Bir yandan da düşünüyorum: “Ömrünüz boyunca kaç fidan diktiniz?” sorusuna “Hiç!” yanıtını verecek ne kadar çok insan var toplumumuzda!..
NOT: Bey Amca, Türkçeyi Pomak şivesiyle konuşurdu.
BİR ZAMANLAR OTUZ AĞUSTOS
Bir zamanlar büyük onur günümüzdü otuz ağustos. Ülkemizi yağmalamak için birleşen emperyalist devletler, silahlandırıp Anadolu’ya çıkarttıkları Yunan ordularının otuz ağustos 1922 tarihinde denize dökülmesi üzerine topraklarımızı işgal ve ulusal birliğimizi imha planlarını bir süreliğine rafa kaldırmışlardı. Ne büyük gurur duymuştuk zaferimizle! Zafer Bayramı ilan etmiştik otuz ağustos gününü. Haklıydık! Sevinçliydik! Gururluyduk!..
Bu nedenle büyük zaferimizi her yıl dönümünde büyük törenlerle, sevinçle ve çoşkularla kutladık.
Ne gariptir, biz bir yandan her yıl zafer bayramı kutlamaları yaparken, denize döktüklerimiz, içimizdeki işbirlikçilerini el altından beslemeyi, eğitmeyi, örgütlemeyi bir nefes bile ihmal etmeden, amaçları doğrultusunda yürümeyi gizli ya da açık açık, adım adım sürdüregeldiler.
Bir atasözümüz, “Sabırla işeyen taşı deler!” der. Doğrudur! Birçoğumuz hala inanmasak da, emperyalizm ve işbirlikçileri Türkiye Cumhuriyetini içten çökertme amaçlarına ulaşma yolunda büyük bir sabır ve kararlılık göstermişler ve bu yolda büyük başarı kazanmışlardır. Onların bu başarılarının sonucudur ki Atatürk’ün ve arkadaşlarının benimseyip uygulamaya koyduğu “Her alanda tam bağımsızlık”, “Eğitimin bilimi esas alması” ve “Yurtta barış, dünyada barış!” politikalarının yerinde bu gün yeller esiyor. Sahillerimizin en değerli arsaları, maden yataklarımızın büyük kısmı, bankalarımızın yüzde elliden fazlası emperyalist sermayenin eline geçti. Eğitimimiz, emniyetimiz, ordumuz, ekonomimiz, kalkınma planlarımız ve akla daha ne gelirse tümü emperyalizmin denetimi ve gözetimi altında! En zeki çocuklarımızın önemli bir kısmı emperyalizmin ajanlarınca devşirilerek emperyalist ülkelere transfer ediliyor.
O emperyalist güçler ki, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından İstanbul’u ve Anadolu’nun birçok yerini işgal etmiş ve destek ve güdümlerindeki Yunan ordusunu Ege kıyılarından Ankara’ya doğru işgale yöneltmişken Mustafa Kemal’in “Ya istiklal, ya ölüm!” şiarıyla örgütleyip yönettiği Türk ordusu önünde yenilgiyi kabul eder görünmüş, bu kez hedeflerine “dost ve müttefik”, “Stratejik Ortak” gibi maskeler altında yürümeye devam edegelmişlerdir.
Otuz ağustos zafer günümüzün 91. yıl dönümünü göstermelik törenlerle kutlamağa çalıştığımız bu gün, Irak ve Suriye sınırlarımız varlıklarını harita üzerinde sürdürmekte iseler de fiilen yok durumdalar. Halk deyişiyle bu sınırlar bu halleriyle yol geçen hanlarından başka nedirler ki? Bu sınır boylarındaki köylerimiz, kasabalarımız, şehirlerimiz Suriye’de, Irak’ta emperyalizm adına silah kullanan maaşlı katillerin, uluslar arası terör şebekelerinin eğitim, tedavi ve donanım merkezleri haline gelmişlerdir. Emperyalizmin birleşik silahlı güçlerini daha 1922 koşullarında defetmeyi başaran Türkiye, inanılmaz bir şeydir ama, Nato’ya girdiğimiz günden bu yana emperyalizmin destek ve yönlendirmeleriyle, ulusalcı, bağımsızlıkçı unsurlarını tasfiye ederek kendi ordusunu emperyalizmin hizmetine sokma yolunda inanılmaz bir başarı(!) göstermiş, Otuz Ağustos Zafer Bayramı’nın 91. yıl dönümünde, komşu ülkemiz Suriye’ye yapılması planlanan işgal saldırısının örgütçülüğüne ve öncülüğüne soyunmuştur. Emperyalizmin bu güne kadar en az yüz bin Suriye yurttaşını katleden, sınırlarımızdaki yerleşim birimlerinde ve özellikle Reyhanlı’da, Hatay’da terör estiren paralı askerlerin eğitim ve donanımını sağladığımız dünyaca bilinmekte iken iktidarın bu olaylar karşısında kör, sağır ve dilsiz üç maymunu oynamaktaki mahareti, kuşku yok ki emperyalist müttefiklerinin büyük takdirlerini kazanmaktadır.
Ülkemizi bu duruma düşürenler, Otuz Ağustos Zafer Bayramımızı değil ama efendilerinin, dost ve müttefiklerinin çıkarlarını koruma ve yüceltme yolunda bunca başarılı olmanın gurur ve sevincini elbet tantana ile kutlayacaklardır. Bize ise, bu günlerin geleceğini göre göre, bile bile gidişata seyirci kalmanın utancı düşüyor. Utancımız vatana millete hayırlı olsun (!) Lanet olsun! Lanet olsun!
BİR LİDER Mİ DOĞUYOR NE?
Bin dokuz yüz ellilerden beri ülkenin gidişiyle az çok ilgilenirim. Ülkeyi yöneten ya da yönetmek isteyen siyasi parti genel başkanlarının halkın aklından çok duygularına seslendiklerine, üsluplarının kendilerini bile küçültecek derecede alaycı, küçümseyici, saldırgan olduğuna, rakiplerine ve halka tepeden baktıklarına, inançlarını, duygularını ve acılarını sömürdükleri dinleyicilerine bile bile yalan söylediklerine pek çok kez tanık oldum. Yaşıtlarımın da bu konuda tanıklık edeceklerine inanıyorum.
Yukarıda resmetmeye çalıştığım politikacı tablosu nedeniyle uzun süredir televizyonların haber programlarında bıktıracak derecede sık ve uzun uzun yer alan parti genel başkanlarının ve sözcülerinin konuşmalarını izlemiyordum. Bir çok dostum da aynı yolu izleyerek haber saatlerinde stres yüklenmekten kurtulmaya çalışıyordu.
27 Mart 2011 Pazar günü akşamı televizyon ekranında kanal kanal dolaşırken çok şaşırtıcı bir tabloyla karşılaştım: Bir siyası partinin genel başkanı hiç bağırıp çağırmadan, sağa sola hakaretler yağdırmadan, kimseye tepeden bakmadan, kimseyi küçümsemeden, kimseye iftiralar atmadan… sakin sakin konuşuyordu. Ve hayret… inanç ticareti yapmıyor, hamaset edebiyatı yapmıyor, rakiplerine belden aşağı vurmuyordu! Yalnızca halkın, ülkenin sorunlarına değiniyor, gençlerin işsizlik sorunlarını, eğitim sorunlarını, yoksul ailelerin açlık ve çaresizliklerine emeklilerin sorunlarına, çiftçinin, köylünün sorunlarına nasıl çözümler getireceğine dair akılcı, inandırıcı projeler açıklıyordu. Gergin değildi ve dinleyenlerini germiyordu. Söylediklerine kendisi inandığı için dinleyenleri de inandırıyordu. Gülümsüyordu. İçtenlikle gülümsüyordu. İçimizden biri gibi, herhangi birimiz gibi gülümsüyordu. Öyle ceberut gibi, padişah özentisi gibi, astığı astıklar gibi, iktidar sarhoşları gibi, milyar dolar sahipleri gibi, ne oldum delileri gibi değil, düpedüz haddini bilen, ne yaptığını bilen herhangi birimiz gibi gülümsüyordu. İçimizden biriydi ve bizden biri olmanın apaçık sevinci yansıyordu yüzüne. Kendisine güvenen, halkına güvenen, partisine güvenen biri gibi gülümsüyordu. Bir lider mi doğuyordu ne?
Kim miydi? Söyler miyim! Şu afyon yüklü programları boş verin hele bir! Kimin kiminle evleneceğini, kimin kime gol atacağını ya da attığını, hurafe yüklü mavalları ve daha nicelerini şöyle geçin bir! 12 Haziran günü oy vermekle yükümlü olduğunuzu hatırlayın hele. Oyunuzu kullanmadan önce doğru karar vermek için liderleri akılcı bir gözle, ciddi ciddi gözden geçirin. Sizi ve herkesi küçümseyenlere, oylarınızı torbada keklik sayanlara, kapınıza gıda torbası gönderip size fiyat biçenlere mi, yoksa içimizden biri olan lidere mi oy vermek gerektiğini aklınızla, vicdanınızla kararlaştırın.
BİRİKİM – PAYLAŞIM
“Gök yüzünün başka rengi de varmış.
Geç öğrendim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış.
Her doğan günün bir dert olduğunu
İnsan bu yaşa gelince anlarmış.”
…………………………………….
Otuz Beş Yaş başlıklı şiirinde böyle söylüyor Cahit Sıtkı TARANCI, çocukluk, gençlik yıllarını ayakları biraz yerden kesik, aklı biraz havada, kendi sınırlarının biraz dışında yaşamaya çalıştığı için başının derde girdiğini, düş kırıklıkları yaşadığını, acılar çekmek zorunda kaldığını, ama sonunda gücünün nelere yetebileceğini anladığını, başka bir deyişle haddini öğrendiğini anlatmak ve öğrendiklerini bizimle paylaşmak amacıyla…
Geç öğrenen yalnız Cahit Sıtkı mı gökyüzünün başka renginin de bulunduğunu, taşın sert olduğunu, suyun boğduğunu, ateşin yaktığını? Bizler de geç öğrenmiyor muyuz her gün, her adımda yolumuzu kesen, başımıza yağan taşlarla, boyumuzu aşan boz bulanık sularla, yüreğimizi yakan çaresizlik ateşleriyle baş etmeyi? Her doğan günün bize çoğu çözümsüz gibi görünen yeni sorunlar, yeni sıkıntılar getirdiğini ve bunların çözümünde sevgili anne – babamızın artık yanımızda olmadıklarını? Çaresizliğimizin tek çaresinin yine kendimiz olduğunu kolay mı öğreniyoruz? Kolay mı öğreniyoruz elden gelenin öğün olmayacağını, onun da vaktinde gelmeyeceğini?
Küçük çocukları bilirsiniz, bir süre babalarının her şeye güç yetirebileceklerine inanır ve bu inançlarını arkadaşlarına “Benim babam senin babanı döver!” diye ifade ederler. Söylediklerine inanırlar da. Çünkü gerçekten güçlü bir babaya ihtiyaçları vardır. Kendilerine gemiler, uçaklar satın alınsın isterler ciddiyetle, ısrarla… İstekleri doğal olarak reddedilince şaşar kalırlar. Alın size düş kırıklığı, alın size taşın sert olduğu, ateşin yaktığı, suyun boğduğu bilgisi… mi? Yok efendim, nerde o günler daha? Bunları öğrenmek için ayağımızı, başımızı daha pek çok kez taştan sert kurallara, imkansızlıklara çarpmamız, kredi kartları kılığına bürünmüş bulanık sulara pek çok kez batıp çıkmamız, kanlı ağızlarını türlü maskelerle gizlemiş kan emici kurtlara, kurnaz tilkilere yem olmamız gerekir. Sonunda bir kısmımız bir şeyler öğreniriz bu savaş içinde ve daha az zararla çıkmaya başlarız işin içinden. Öğrendiklerimizi biriktiririz anılarımızda ya da yazılarımızda, gerektiğinde kullanmak ve başkalarıyla paylaşmak için. Bir kısmımızın ise yaşadıklarından ders alma yeteneği de, başkalarının biriktirdiği derslerden yararlanma yeteneği ve niyeti de yoktur yazık ki… Ruhen ve zihnen o “Benim babam senin babanı döver!” “Baba bana gemi al, uçak al” çağında kalakalmışlardır. Ne ders alırlar yaşadıklarından, ne başkalarının derslerinden yararlanmayı akıl ederler. Beklerler sadece, “bir seçim dönemi daha gelsin, kapımıza biraz kömür, biraz nohut – bulgur bırakılsın vereceğimiz oylar karşılığında” diye. Bir sonraki seçimde yine oy’larını sadaka karşılığı satmaları için özellikle eğitimsiz, yoksul, işsiz ve çaresiz bırakıldıklarını bir türlü anlayamazlar.
Bu nedenledir ki, yaşama savaşından çıkardığımız dersleri yalnızca kendimiz içi biriktirip saklamak yetmez. Bu bilgileri başkalarıyla paylaşmamız gerekir. Doğru bilgiler yalnızca bizim malımız değil, tüm insanlığın ortak mirasıdır. İnsanlığın gelişmesi bilginin üretilmesi, biriktirilmesi ve mutlaka paylaşılması ile mümkünüdür. Bilgilerimizi biriktirmek ve paylaşmak insanlık görevimizdir.
BİZ BONCUK TANELERİ MİYİZ?
Bir çuval boncuk düşünün. Boncuklar geniş bir alana dökülmüş. Birbirleriyle bağlantıları yok. Binlerce, yüz binlerce, milyonlarca boncuk… Ve siz bunlara hükmedeceksiniz. Bu boncukları tek tek toplayıp istenilen yere koymak çok zor. Uygun bir nesneyle süpürüp bir yere yığmak, sonra avuçlarınızla ya da kürekle alıp istenilen yere koymak işinizi biraz daha kolaylaştırır. Çok zor ya da az zor, boncukları bir şekilde toplayıp istenilen yere koysanız da herhangi bir nedenle yeniden dökülüp dağılmaları elbet mümkündür. Böyle bir durum, boncukları tek tek ya da avuç avuç toplayanlar için felakettir. Bu nedenle boncuklar kısa ya da uzun iplere dizilirler. İpe dizilmiş boncukları yönetmek isteyen her kimse onlarla tek tek uğraşmaz, dizili oldukları ipi tutup çekince hepsinin kendisine boyun eğeceğini bilir.
Hayvancılıkla uğraşanlar bilirler; hayvanların çoğunda bir sürüye bağlılık güdüsü, sürünün de bir doğal lideri vardır. Eğer bu doğal lideri peşinize takarsanız, tüm sürü, sürü bireyi güdüsüyle tıpış tıpış liderinin peşine takılıp sizin yönetiminize girer. Siz de peşinizdeki sürüyü ağılınıza götürüp kapatır, bir güzel sağarsınız. E e, insanlık ölmedi ya, artık siz de sürünün liderine bir avuç yemle teşekkür eder, “Bu kıyağımı da unutma ha!” dersiniz uygun bir dille. O da unutmaz elbet, insan değil ya bu, ne de olsa hayvan işte…
Sağımdan önce ve sonra sürü liderini yemlemeniz kıyak ya da teşekkür falan değildir aslında, düpedüz gelecek seçim için, seçim mi dedim, pardon, gelecek sağım için akıllıca bir yatırımdır.
Sürülerin sağımı yalnızca çobanları ve ağaları ilgilendirirdi eskiden. Sonra mandıra ve süt fabrikatörlerini ilgilendirmeye başladı. Günümüzde ise sürülerin sağımıyla dünya çapında süt ticareti yapanlar ilgileniyor. Sürülerin ağıllara nasıl yönlendirileceğine, sağımın nasıl yapılacağına, çobanların nasıl eğitileceğine ve daha bir çok işin nasıl yürütüleceğine dair kararları özel eğitilmiş uzmanlarına danışarak oluşturuyor, sonra kendi çiftliklerinde yıllarca misafir ettikleri en baş sürü sahipleri aracılığıyla uzak ülkelerdeki çobanlara duyuruyor, onlar da sürü liderlerini ve sürülerini bu emirlere uygun olarak güdüyor, eğitiyor, yönetiyorlar, yönlendiriyorlar. Sonuç? Olağanüstü karlılık…
E e, başka nasıl olsundu ki? Yem fabrikaları onların emrinde, toplum mühendisleri, pardon, hayvan mühendisleri, celepler, kasaplar, özel yetkili mezbahalar… onların hizmetinde!
Peki, ya biz insanlar mı? Bizi de renk renk iplere dizmeye çalışmıyorlar mı? Kendimizle, ailemizle, ulusumuzla, dünyamızla ilgili kararların oluşturulmasında bizim kendi iradelerimizi ortaya koymamızı engellemiyorlar mı? Neden Kamu Personeli Sınavlarına hile karıştırıp yalnız kendi güdümlerindeki kimselere iş imkanı yaratıyor da kendileri gibi düşünmeyenleri işsiz güçsüz bırakıyorlar? Neden Yükseköğrenime Geçiş Sınavlarını kişiye özel, şifrelenmiş soru kitapçıklarıyla ve yalnız kendi yandaşlarına sınav kazandıracak biçimde yaparak kendilerinden olmayanları sokakta bırakmaya yelteniyorlar? Bu zulüm değil mi, bu haksızlık, bu ahlaksızlık değil mi?
Önümüzde genel seçim var. Oylarımızı gerçekten kendi aklımızla, kendi irademizle, kendi vicdanımızla mı vereceğiz yoksa şucu ya da bucu denilerek dizildiğimiz ipleri ellerinde tutan oy tacirlerinin kendi çıkarları doğrultusunda çekip götürdükleri sandıklara mı atacağız?
Geliniz, artık birilerinin dizildiğimiz ipliği çekerek bizi istediği sandığa sürükleyebileceği delikli boncuk taneleri olmadığımızı gösterelim. Geliniz, artık siyasetin cenneti parselleyip seçmenlere dağıtma işi değil, ulusal gelirin, iş ve kredi imkanlarının hakça ya da bencilce bölüşümünü hedefleyen bir uğraşı olduğunu anlayıp oylarımızı buna göre yönlendirelim. Oylarımızı oy komisyoncularının, sürüyü ağanın ağılına yönlendirmek isteyenlerin değil, kendi aklımızın, vicdanımızın uygun gördüğü sandığa atalım. Ekmeği, eğitimi, sağlığı, adaleti, iş imkanını, yeterli krediyi herkes için hak görenleri destekleyelim. Bizden üç kuruşluk kredi için köy halkının yarısından kefillik İsteyenlerin kendi adamları olan bazılarına milyonlarca (trilyonlarca) lira kredi vermelerindeki çirkinliği görmezden gelmeyelim. Yoksullardan her seçimde sadaka karşılığı oy almak için yoksulluğu sürdürmek isteyenleri görmezden gelmeyelim. Onların sürü başlarının peşine takılmayalım. Delikli boncuklar gibi dizilip istenilen yere sürüklendiğimiz ipleri koparalım. Şunun bunun piyonları, oy makineleri değil, kendimiz olalım. Yeter artık diyelim. Var mısınız?
BİZLER NE Mİ İSTİYORDUK ?
Bizler ne mi istiyorduk? Bizler, her şeyden önce herkesin sağlıklı, mutlu, ilgileri ve yetenekleri doğrultusunda en iyi biçimde eğitilmesini istiyorduk! Bizler, her şeyden önce herkesin ailesini insanca besleyebilecek düzeyde sürekli ve güvenli bir gelire sahip olmasını, herkesin, eline sıkıştırılacak ya da cebine sokuşturulacak üç beş kuruşun, ailesine birkaç gün yetecek erzak poşetlerinin yolunu gözlemekten kurtulmasını, sosyal güvenlik sisteminin tüm insanları kapsamasını istiyorduk!
Bizler, herkesin dünyaya sağlıklı ortamlarda gelmesini, devletin bütün çocukların bedensel ve ruhsal her türlü istismardan korunmuş ortamlarda büyüyüp gelişmesi için gerekli önlemleri almasını, anne ve babaların gerçek bir analık babalık eğitiminden geçmelerinin sağlanmasını, hiç kimsenin birilerinin merhametine muhtaç bırakılmamasını istiyorduk.
Bizler, insanların eş seçme konusunda hiçbir baskı altında kalmamalarını, bu konuda özgür iradelerini engelleyecek gelenek, töre, inanç ve benzeri tüm baskılardan kurtarılmalarını, eşlik ve eşitlik kavramlarının aynı kökten türediği bilinciyle evliliğin ancak karşılıklı sevgi ve saygı temeli üzerinde kurulabileceğini, taraflardan biri diğerine karşı bu duyguları hiç duymamış ya da yitirmişse evliliğin temelden yoksunluk nedeniyle çökmeye mahkûm olduğunu, tarafların bu çöküntünün enkazı altında kalıp zarar görmektense evlilik birliğini hiç kurmamalarını ya da taraflar için artık acı kaynağı haline gelmiş birliği barış içinde sonlandırmaları gerektiği bilincini kazandırma görevinin tüm devlet ve toplum kurumları için olmazsa olmaz bir görev sayılmasını istiyorduk.
Bizler, inançlarınızı, umutlarınızı, çaresizliklerinizi size karşı olta yemleri olarak kullananları tanıyabilmenizi, onların tuzaklarına düşmemenizi istiyorduk.
İstiyorduk ki bin bir emek ve alın teriyle ürettiğiniz ürünleri üçkâğıtçı aracılara kaptırmadan tüketicilere değer fiyatlarıyla ulaştırabilesiniz ki yüzünüz gülsün.
Bizler istiyorduk ki sevgili çocuklarınız devletin yurtlarında barınsın, bilimin ışığında eğitim görerek evrensel bilgilerle donansın. Hurafe üreten yurtların ağlarına takılıp yurduna, ulusuna, bilime, insanlığa, özgürlüğe, barışa, kardeşliğe düşman, kör cahil okumuş olarak mücahit piyasasına sürülmesin. Allah için savaştığını düşünerek “Allah-u Akbar ” nidalarıyla dindaşlarını boğazlamasın. Petrol hırsızlarının ekmeklerine yağ sürmesin.
Bizler istiyorduk ki seçim öncelerinde hiç kimse sadaka zarflarıyla ve kitaba el bastırılarak siyasi tercihlere ikna edilebilme aczinde olmasın. Bizler istiyorduk ki, sizin için meydanlara çıktığımızda sivilinizle, resmînizle, işsizinizle, silâh, pala, odun… donanarak çocuklarımızı linç etmeyesiniz, Efendinizi hoşnut etmek için bir çok insanı kör etmeyesiniz, öldürmeyesiniz… Aynaya baktığınızda birilerinin uşağını, fedaisini, kuklasını değil, kendinizi, ananızın helal süt emmiş çocuğunu göresiniz.
Bizler istiyorduk ki herkes barış ve huzur içinde, karnı tok, sırtı pek, mutlu ve umutlu yaşamasına yetecek düzeyde bilgiyle, beceriyle, yetenekle donatılsın, yetiştirilsin.
Ne ki size ulaşamadık, sesimizi duyuramadık. Meydanlar, medyalar sizin hırsız, hayırsız efendilerinize ve yağdanlıklarına kaldı. Bizse birbirimizle uğraşıp duruyoruz hâlâ. Öylece de sürdürüp gidecek gibiyiz.
Görülüyor ki biz bir süre daha kendi içimizde boğuşup duracağız. İyisi mi siz kendi halinizi şöylece bir gözden geçirin. Sizi sizden başka kimsenin kurtaramayacağını görürsünüz belki…Belki!
CUMHURİYET Mİ? SALTANAT MI? 10 AĞUSTOS: BÜYÜK REFERANDUM!
Türkiye, son 91 yıllık tarihinin en büyük, en derin sınavını yaşayacak 10 Ağustos 2014 tarihinde. O gün, sanıldığı gibi bir cumhurbaşkanı seçilmeyecek! Aksine, halk, tarihinin en başından 29 Ekim 1923’e kadar yönetildiği gibi saltanatla yönetilmeyi mi seçecek, yoksa Mustafa Kemal’in önerdiği demokrasi yöntemine mi sahip çıkacak?
10 ağustosta yapılacak olan şeklen bir cumhurbaşkanlığı seçimi ise de sonucu itibariyle bu, bir REFERANDUM’dur. O gün sandığa gidip oy kullanacak olanlar her şeyden önce, saltanat yandaşı ya da saltanat karşıtı olduklarını koyacaklar ortaya: Ya saltanattan yana oy kullanarak özgür bir kişilikten yoksun olduklarını, köleler ve cariyeler gibi itaate, boyun eğmeye, sultanın ve hanedanın lütuflarıyla geçinmeye, sarayın çöplüğünden beslenmeye hazır, özgür irade yoksunu olduklarını ortaya koyacaklar, ya da bu ülkenin özgür ve eşit yurttaşlığını seçen, kimsenin önünde eğilmeyen, kendilerine tepeden bakanların soyluluk ve efendilik iddialarını ne pahasına olursa olsun reddeden, onurlu, çağdaş insanlar olduklarını göstereceklerdir. Ya 1950’lerden bu yana birilerinin arka bahçelerinde özenle yıkanmış beyinleriyle güya özgürlük şarkıları söyleyerek haramzadeleri saltanata taşıyacaklar ya da her şeye rağmen aydınlığa bağlı kalabilenler artık iktidara lök gibi oturanların önünde onurluca direnerek bu kez sandıkta zafere ulaşacaklardır. Referandum bundan dolayı çok önemlidir.
Bilim insanlarının çok yönlü çalışmalar sonunda ulaştıkları bilgilere göre insanlarla hayvanlar arasında çok ciddî davranış benzerlikleri görülmektedir. Hayvanlar gibi insanlar da kendilerinden güçlü olanlar karşısında boyun eğme, onlara itaat etme, biat etme eğilimindedirler. Böyle zavallılar, karşılarındaki güçlüye kayıtsız şartsız itaat ettikten başka, yakınlarını, çevrelerindeki kimseleri de güçlüye boyun eğmeye zorlamaya kalkışır, efendilerine bu yolla da hizmetten şeref duyarlar. İnsan denilen canlının bu zaafı, güçlüler tarafından çok iyi bilinir ve sonuna kadar kullanılır. Güçlülerin cübbeli, apoletli, kravatlı, odunlu, palalı, kefenli fedaileri genellikle bu insanlık posaları arasından çıkar.
İnsanlık, bir yandan hayvan atalarından miras aldığı bu sefil davranışlarını ısrarla sürdürürken, bir yandan da bencilliğinden, çeşitli hayvanî zaaflarından arınarak insanlaşmaya, doğada pek rastlanmayan onur gibi, ahlâk gibi, özveri gibi, namus gibi, hak, adalet, eşitlik, erdem gibi soyut kavramlar üretmeye, böylece diğer hayvanlardan farklılaşmaya başlamıştır. Bu farklılaşma biçimi bireyden bireye, kuşaktan kuşağa, toplumdan topluma ancak eğitimle aktarılmaktadır. Ancak eğitim, insanî değerleri, başka bir deyişle erdemi olduğu kadar, hayvanî nitelikleri de kuşaktan kuşağa aktarma aracı olarak da kullanmaktadır. Tıpkı bıçağın soğan doğramakta da, insan doğramakta da kullanılabildiği gibi… Nitekim günümüzde eğitim, insanları insani değerlerden, kısacası erdemi oluşturan kavramlardan uzak tutmak için kendi işine gelecek müfredat programları düzenleyip uygulatarak itaatçı, biatçı, kısacası uşak kişilikli bireyler yetiştirmeye çalışmaktadır.
Kısacası, Ağustos ayında yapılacak olan bir cumhurbaşkanlığı seçimi değil, biatçı, itaatçı köle ruhlu bir toplum olarak kalmakla, halk iradesine, ortak aklın gücüne dayanan, çağdaş, özgür, onurlu, kendine saygılı bir toplum olarak tarihteki varlığını sürdürme seçeneği arasında yapılacak tarihsel bir refenadumdur.
Kişisel inancım ve dileğim, biat ve itaat kültürünün artık tarihin çöplüğüne terk edilmesi, laik, demokratik, sosyal, hukuk devleti niteliklerinin 12 yıl önce askıya alındığı noktadan alınarak çağdaş ve bilimsel rotasına yeniden oturtulmasıdır. Elbet daha çağdaş, daha bilimsel, daha demokratik, daha sosyal, daha adil bir yapıda yeniden düzenlenerek…
Çağdaş olmak 2014 yılında yaşıyor olmak değil, insancıl değerlere demokrasiye sahip çıkmak, saltanatı her alanda reddetmektir. Halkımızın seçim (referandum) günü sahilde ya da yaylada göbeğini kaşıyarak saltanatın zaferine çanak tutacağına inanmak istemiyorum.
DEĞERİMİZİ ARTIRABİLİR MİYİZ ?
Aynı hammaddeden yapılmış ne çok şey var çevremizde ! Sobamızdaki odun, mangalımızdaki kömür, sandalyemiz, masamız, mobilyamız, kapımız, çerçevemiz, bastonumuz hep ağaç asıllı. Mutfağımızdaki çatal, kaşık, bıçak, tava, tencere, kolumuzdaki saat, dolma kalemimizin ucu, cebimizdeki anahtar, otomobiller, gemiler, uçaklar, iş makineleri ve motorları, uzay araçları, cerrahların kullandığı kesiciler ve daha niceleri hep metalden yapılmıştır.
Hammaddeleri aynı olsa da, nesneleri birbirinin yerine kullanamayız. Örneğin sobamızda çok işe yarayan yakacak odunu kapımızın, sandalyemizi penceremizin, mangal kömürümüzü masamızın … yerine kullanamayız. Tümü metalden yapılmış olsa da inşaat demiri pulluğun, pulluk saatin, saat mutfak aletlerinin, traktör uçağın, uçak uzay aracının yerine kullanılamaz. Çünkü insanın eli ürünü olan hiçbir şey, yapıldığı hammaddeden ibaret değildir. İnsan, tüm hammaddeleri kendi amaçlarına, kendi ihtiyaçlarına göre işler, biçimlendirir. Örneğin tartıldığında 5 kilogram gelen bir ahşap sandalye artık 5 kilogram yakacak odundan farklı ve elbet daha pahalı olan bir şeydir. Kolumuzdaki saat, aynı ağırlıktaki metal parçasından çok farklı ve değerli bir nesnedir.
Nesneler, tasarlanıp üretildikleri amaçlara uygun olarak kullanılırlarsa en yüksek düzeyde işe yararlar. Örneğin traktörün üretiliş amacı toprağın en iyi şekilde sürülmesidir ve o bu işe göre tasarlanıp biçimlendirilmiştir. Ancak istersek traktörü taşıma ya da binek aracı olarak da kullanabiliriz. Ekmeği baltayla, odunu bıçakla kesmeye kalkışmak da mümkün elbet; ancak nesneleri asıl üretim amaçları dışında kullanmanın akla ve ekonomiye ne ölçüde uygun düşeceği de dikkate alınmalıdır.
İnsanın, nesneleri kendi amaçlarına, kendi çıkarlarına uygun biçimde tasarlayıp uygun malzeme kullanarak üretmeye çalıştığı, günlük yaşamımızda sayısız kez tanık olduğumuz bir gerçek. Bir başka gerçek de şu ki, insan, yalnız topraktan, maden ocaklarından, ormanlardan, hayvanlardan elde ettiği hammaddeleri işleyip şekillendirmekle yetinmez. İnsan, kendi meşrebi, kendi amaçları, kendi çıkarları doğrultusunda eğitimini ele geçirdiği başka insanları vasıfsız işçiden uzay mühendisine, doktordan kiralık katile, yurtseverden göbeğini kaşıyana, vatan satıcısına, paralı askere, özgürlük savaşçısından yağdanlık kalemşora, satılık gazeteciye kadar çok çeşitli biçimlerde eğitebilir, biçimlendirebilir.
Özetlemek gerekirse, insan, çevresindeki her çeşit hammaddeyi usulünce işleyerek, biçimlendirerek değerini artırır; daha işe yarar, daha kullanılışlı, elverişli hale getirir. Bir yolunu bulursa çevresindeki insanları da kendisine hizmet etmeleri için biçimlendirir ve bu çabasından kendisi için çok yararlı sonuçlar elde edebilir.
Biz de insanız ve elimizdeki hammaddeyi işleyip işe yararlığını, dolayısıyla değerini artırabiliyoruz. Çocuklarımızı da elimizden geldiği, aklımızın yettiğince eğitip olumlu nitelikler kazandırmaya, böylece toplumdaki yerlerini, değerlerini artırmaya çalışıyoruz… diyebilmeyi çok isterdim ama yazık ki gerçek pek öyle değil. Yazık ki pek çoğumuz kendimizi de, çocuklarımızı da Mantolu Mehmet Efendi türünden birtakım televizyon soytarılarının ve çöpçatanlık programlarının karanlığına teslim etmiş durumdayız. Yaşadığımız dünyadan, doğal, sosyal, ekonomik olayları biçimlendiren yasalardan, ülkenin nasıl yağmalandığından hiç mi hiç haberimiz yok. Miş mışlı masal çağından kurtulamıyoruz. Bu halimizle yalnızca sömürücü üçkağıtçı siyasetçilerin oyuncağı, ucuz oy deposu olabiliyoruz. Oysa onların dayattığı karanlık dünyadan kurtulmak mümkün! Eğer içinde bulunduğumuz bilgisizliğin, çaresizliğin farkına varır, bilgi ve becerilerimizi artırmayı kendimize, ailemize, ülkemize ve insanlığa karşı ertelenmez bir görev olarak benimsersek, hiç kuşku yok ki insan ve yurttaş olarak kalitemizi, dolayısıyla değerimizi artırabiliriz. Böylece bizi sadakayla, yalan dolanla satın alınacak, onların deyimiyle güdülecek sürü bireyleri olarak gören ve böylece donup kalmamızı isteyenlerin tuzaklarından kurtarabiliriz. Evet, bunu bizim için biz, yalnızca biz yapabiliriz. İşte kurtuluşumuzun biricik yolu: Bilgi, beceri ve yeteneklerimizi artırarak değerimizi yükseltmek.! Kendimiz için, ailemiz için, ülkemiz ve tüm dünya için!.. Neden yapamayalım? Taşı, toprağı, demiri, başka insanları işleyip değiştirebilen, değerlerini artırabilen biz, kendimizi neden geliştiremeyelim, değerimizi neden artıramayalım? Neden?…
DEĞİŞTİRMEK İÇİN NE YAPIYORUZ Kİ?
Bizi sabırla dinleyecek bir dert babası bulmayagörelim. Hemen yakınmalara başlarız. Hava durumundan sağlığımıza, devletin ekonomi politikalarından eğitime, trafik sorunlarından teröre, işsizlikten sokakların bakımsızlığına, hayat pahalılığından milli piyango çekilişlerine, yargı sistemimizin güvenilirliğinin zedelenmesinden sınav sorularının yandaşlara sızdırılmasına… kadar her şeyden yakınır dururuz. Çoğu kez dert babamız da bize katılır, yakınmalarımızı onaylayan sözler söyler ya da onay anlamında başını sallar. Böylece haklılık duygumuz pekişir. Dert babamızın onayı gururumuzu okşar, yakınma cesaretimizi körükler. Aldığımız bu destekle yakınma eylemimizi fırsat buldukça kahramanca sürdürürüz. Böylece haksızlıklar, sorumsuzluklar, kötülükler karşısında sessiz kalmadığımız sanısıyla kendimizle gurur duyar, rahatlar, gevşeriz…
Haksızlıklar, zulümler, sömürüler karşısında yüreğimizde hissettiğimiz rahatsızlıkları dert babalarımıza uzun uzun anlatarak ve ondan nezaketen onay alarak rahatlayabiliriz belki, ancak yakınmaların, sızlanmaların herhangi bir sorunu çözebildiği görülmemiştir bu güne dek. Sorunlar gözyaşlarıyla, yanıp yakınmalarla, sızlanmalarla, söylenmelerle, dualarla ve beddualarla çözülmez. Kaynağını ve çözüm yolunu bilemediğimiz bir derdi nasıl çözebiliriz ki?
Derdimiz açlıksa ekmeği, susuzsak suyu, hastaysak ilacı bulmak zorundayız. Sözün özü işte bu. O halde dertlerimizi dert babalarına değil, uzmanlara ve görevli ve yetkili kişi ve makamlara usulünce anlatmak zorundayız. Kapımızın önündeki sokakta bir çukur varsa, bunu ancak iki yolla ortadan kaldırabilirsiniz: Ya gerekli malzemeyi bulup çukuru dolduracaksınız ya da belediyeyi göreve çağıracaksınız. Bunlardan birini yaparsanız, yolunuz düzelir, yapmazsanız dilediğiniz kadar ağlayıp sızlanın, yakının, söylenin, dualar ya da beddualar edin, o çukur öylece kalır,sorununuz devam eder!
Derdimiz işsizlikse ya da çocuklarımızın işsizliğiyse, bu sorun bizim yetersizliğimizden ya da kusurlarımızdan kaynaklanabileceği gibi, devletin eğitim, ekonomi, sosyal güvenlik ve istihdam politikalarından da kaynaklanabilir. Artık tecrübeyle öğrenmiş olmamız gerekir ki ağlayıp sızlanarak iş bulunmaz. İşverenler, işlerini hem en iyi hem de en ucuza görecek elemanlar ararlar. Eğer işlerinin gerektirdiği niteliklere sahipsek ve ancak asgari ücretin de altında, sigortasız ve sendikasız çalışmaya razı olursak bize ve çocuklarımıza iş verebilirler. Ücret ve fazla çalışma konularında muaraza çıkarmaya, sendikalaşmaya kalkışırsak, sigortalılık talebimiz olursa, kestirmeden “İşte kapı, işte ….”
Gerçi ilgili yasalarımızda çalışanların sigortalanmasına, asgari ücretin altında ücretlerle çalıştırılamayacağına, sendika üyeliğinin serbestliğine, ücretli yıllık izin, fazla çalışma ücretlerine, hafta ve bayram tatillerinin kullandırılmasına ilişkin hükümler var, ama ne bizim bu haklarımızı talebe cesaretimiz, ne çoğu işverenin bu haklarımızı teslime niyeti ve ne de devletin bu yasa hükümlerini uygulatma konusunda niyeti ve iradesi var!
Bütün bunlar ve daha pek çok dert belimizi büküyor, mutsuzluğumuzu yoğunlaştırıyor, pekiştiriyor. Ayaklarımıza, bileklerimize vurulan işsizlik, mesleksizlik, bilgisizlik zincirleri bizi öylesine uyuşturmuş, köleleştirmiş ki, dertlerimizin çözümü için ilgililer, yetkililer nezdinde gerekli girişimlerde, gerekirse yasalara uygun talep, gösteri ve direnişlerde bulunmak, oylarımızla parlamentoya gönderdiğimiz kişilere öyle sandıkları gibi efendilerimiz değil, vekillerimiz olduklarını söz ve yazıyla… hatırlatmak gerekirken kahve köşelerinde dert babalarına yakınıp durmak, söylenmek, dualar ve beddualar etmek ne işe yarar ki?
Kendimize dönüp soralım bir: Bizi binbir derde boğan bu düzeni değiştirmek için ne yaptık? Ne yapıyoruz ki şakşakçılıktan başka?!
DÜNYANIN EN ESKİ MESLEĞİ…
Dünyanın en eski mesleği denildiğinde akla ilk gelen fahişeliktir nedense. Fahişelik, bir insanın aynî ya da nakdî bir bedel ya da korunma karşılığında bedenini müşterisinin cinsel tasarrufuna tahsis etmesidir. Bu tahsis, tarafların durumuna göre belirli bir süre ile sınırlıdır. Fuhuşta taraflar arasında karşılıklı duygusal bağ yoktur. Yalnızca iğrenç bir satma ve satın alma vardır. Fuhuş pazarında “fahişe”, “orospu”, “sermaye”, “battaniye”, “şorolo”, “jigolo”, “top” gibi sıfatlarla anılan alıcı ve satıcılardan başka figüranlar da bulunabilir. Onlar kendilerine “aracı”, “komisyoncu”, “organizatör” gibi sıfatlar yakıştırsalar da halk dilinde genellikle “Pezevenk” diye adlandırılırlar.
Fuhuş piyasası genellikle arka sokaklarda faaliyet gösterse de kentlerin en gözde semtlerindeki beş yıldızlı konaklama mekânlarında kimi ahlâk mücahitlerinin yüksek himayelerinde ve elbet yüksek bedeller karşılığında da icra-i faaliyet eylemektedir.
Özetlemek gerekirse, fuhuş, insan bedeninin, alıcısına cinsel hizmet sunumu amacıyla doğrudan ya da aracılar eliyle satılması demektir ve insanlığın tarih boyunca yaşayageldiği, ahlâkî, dinsel ve yasal yaptırımlarla bir türlü önleyemediği, bilgisizlik, bilinçsizlik, yoksulluk ve çaresizlik var oldukça da sürüp gidecek olan iğrenç bir toplumsal kanserdir. Meğer ki gün gele, bütün insanlar iş ve aş sahibi ola; insanlar başkalarını onların rızası, sevgisi ve istekleri olmaksızın yataklarına almaya kalkışmayacak kadar onur ve kişilik sahibi ola!
“DÜNYAYA TEKRAR GELSEM”
İşte size okunmaya değer bir kitap: “Dünyaya Tekrar Gelsem”. 17 öyküden oluşan bu kitabın yazarını Bandırmalılar elbet tanıyor: Gül Ayşe Aydemir Yaldız. Pek çok Bandırmalının Ş.M.G. Lisesi’nden öğretmeni ya da çocuklarının öğretmeni. Yaman bir gözlemci. Gözlemleri insanların iç dünyalarına yönelmiş ağırlıkla. Öğrenim çağındaki kız erkek çocukların, yeni yetme gençlerin, genç kadınların, yaşlıların iç dünyalarını, mutluluklarını ve düş kırıklıklarını bir psikolog titizliği ve duyarlığıyla öyle bir ustalıkla tespit etmiş, öyle incelikle anlatmış ki ancak o kadar olur işte.
Dünyaya Tekrar Gelsem’i okuyup bitirdiğinizde, bir yazarın bilgi, kültür ve deneyim birikiminin ne demek olduğunu, bu zenginliğin esere nasıl yansıdığını daha iyi anlayacaksınız. Dahası, çevrenizdeki her yaştan insanları daha farklı , daha saygıdeğer, daha sevilmeye değer görmeye başlayacaksınız. Eşinizi, çocuklarınızı, dostlarınızı yeniden keşfedeceksiniz. Özetle, bu kitap yaşama bakışınızı büyük ölçüde etkileyecek değiştirecek. Hemen okumanızı öneriyorum.
Dünyaya Tekrar Gelsem, PİA Yayınları’nca yayınlanmış. Bandırma’daki kitapçılarda bulabilirsiniz.
DÜŞMANIMIN DÜŞMANI BENİM DOSTUMDUR
Günlük yaşamımızda kişilikleri, kültürleri, menfaatleri, inançları, dünya görüşleri bizimkinden ve birbirlerininkinden az ya da çok farklı insanlarla karşılaşır, çeşitli nedenlerle mal, hizmet ya da görüş alışverişinde bulunuruz. Bu alışverişlerimiz sonunda karşılıklı memnun kalırsak aramızda bir yakınlaşma oluşur. Bu yakınlaşma, aramızda zamanla bir dostluğa, dayanışmaya dönüşebilir. Görüşme ya da alışveriş sonunda kendimizi kandırılmış, aldatılmış, küçümsenmiş, aşağılanmış hissetmemiz de mümkündür. İlişkimizin sonucu buysa, bize bu olumsuz duyguları yükleyen kişilere karşı mesafe koyma gereğini duyar, Onlarla ilişkide olmanın gelecekte verebileceği zararlardan korunmamız gerekeceğini düşünür, hatta kendisini düşmanımız olarak değerlendiririz. Dostluklar da, düşmanlıklar da kişiler arası ilişkilerin yol açtığı en uç durumlardır.
Kişiler arası ilişkiler gibi devletler arası ilişkiler de taraflarca gerektiğinde gözden geçirilerek tamamen fayda ölçüsüyle değerlendirilir ve her devlet bu ilişkilerin getirileriyle götürüleri arasında yaptığı değerlendirmenin sonucuna bakarak gelecekteki ilişkilerinin planlarını oluşturur. Bundan dolayıdır ki devletler arasındaki ilişkiler sık sık değişik durumlar gösterir. Devletler arasındaki ilişkilerde olması gereken de budur! Tabii, bağımsız devletler arasında… Kendinden güçlü devletlere ekonomik, siyasi, ideolojik nedenlerle ya da yöneticilerinin satın alınmış olması nedeniyle bağlanmış, böylece bağımsızlığını yitirmiş devletlerin asla böyle bir değerlendirme olanakları yoktur. Onlar, efendilerini dost ve müttefik devlet diye yutturmaya çalışırlar halklarına ve efendilerinden aldıkları buyrukları milli irade boyasıyla makyajlayıp yutturmaya çabalarlar. İnsanlığın tarih boyunca yaşanmış binlerce deneyimden çıkardığı evrensel dersi görmezden, bilmezden gelir, dostumun (!) düşmanı benim de düşmanımdır derler. Devletler arasındaki ilişkilerin dostlukla, düşmanlıkla değil menfaatlerle belirlendiği gerçeğini yok sayarlar.
İnsanlar, kendilerini düşmanlarına karşı korumaya çalışırken, iki şeyi özellikle gözetirler: Bunlardan birincisi, düşmanını olabildiğince yalnızlaştırmak ve güçsüzleştirmek, ikincisi ise kendi çevrelerindeki dost çemberini olabildiğince genişletip güçlendirmek! Akıllı insanlar bunları yaparken, asla kendilerine düşman üretmezler! Aksine, düşmanlarının düşmanlarını çoğaltmaya çalışırlar. Bunun içindir ki, düşmanımın düşmanı benim dostumdur diye ifade edilen strateji, tarihsel ve evrensel değer kazanmıştır. Ancak bu strateji, bağımsız devletler için geçerlidir. Bağımlı devletlerin stratejileri kendilerince değil, efendilerince belirlendiğinden, onlar ancak efendilerinin talimatlarıyla dostluklar ya da düşmanlıklar geliştirirler. Bunun için hiç gereği yokken, tüm komşularıyla düşmanlık ilişkileri kurar ve geliştirirler. Böylece bölgelerinde yapayalnız kalırlar. Bundan dolayı daha çok, daha çok silahlanmaya zorunlu olduklarını yuttururlar halklarına ve tabii, dost (!) ülkelerin silah şirketlerinin çok değerli (!) müşterileri olurlar.
GERÇEK İNSANIN NELERE HAKKI YOK ?
İnsan haklarının tartışıldığı bu günlerde biraz tuhaf kaçsa da, ben, kendisini gerçekten insan olarak inşa edebilmiş kimselerin bazı haklarının bulunmaması gerektiği kanısında olduğumu söyleyeceğim.
Bilindiği üzere, diğer bütün canlılar gibi insan da canlı kalmak için üreme, beslenme, barınma, savunma… gibi temel gereksinimlerini karşılamak zorundadır. insan, bu gereksinimlerini karşılamak, bu yolda elde ettiklerini başkalarına kaptırmamak için saldırganlarla canı pahasına savaşmak, yaşam çevresini ve varlığını tüm gücüyle savunmak zorundadır. İnsanın bu çerçevede yapıp ettikleri, başkalarının canına, malına, namusuna el atmadığı sürece meşrudur. Ne yazıktır ki bir çok insan, bu sınırları yalnız kendi yararlarına olmak üzere var sayar da söz konusu başka insanlar olduğunda görmezden gelir.
Benim insan dediklerim, yani gerçekten insanlaşmış insanlar, sıradan insanların hak bildikleri bazı şeyleri kendileri için hak görmezler. Örnekler mi istersiniz? Buyurun öyleyse: Kendisini gerçek insan olarak inşa etmek niyet ve çabasındaki insanların bilgisiz kalma, bilime sırt çevirme hakları yoktur. Kısaca, cehalet hakkı yoktur. Bilgi dağarcığımızı gücümüz yettiğince geliştirme çabasında değilsek, kendimize birtakım haddini bilmezleri sözüm ona rehber edinmişsek, kılavuzumuzun karga çıkması büyük olasılıktır.
Gerçekten insan olma niyet ve çabasında olanların haksızlıklar karşısında susma, zulme boyun eğme hakları yoktur. Gerçek insanlar, zulmü ve haksızlıkları teşhir etmek zorundadırlar. Zalimi sözle, yazıyla protesto etmek, medyada okuyucusuz, dinleyicisiz, meydanlarda alkışsız, seyircisiz bırakarak toplumdan soyutlanmasını sağlamak gerçek insanın insanlık borcu ve görevidir. İnsanın bu görevlere sırt dönme hakkı yoktur.
Hiç kimsenin, ırkları, dilleri, dinleri, cinsiyetleri, kültürleri, dünya görüşleri nedeniyle kişileri ve toplumları dışlama, toplumları bölme, savaş kışkırtıcılığı gibi insanlık suçlarını işleyenlere karşı sessiz, tepkisiz kalma hakları yoktur. Hele insanlaşmış insanların bu tür girişimlere ve girişkenlere karşı suskun, tepkisiz kalma hakları hiç yoktur.
İnsanlaşmaya çalışan insanların, kendilerine yöneltilmiş uyarı ve eleştirileri teşekkürle karşılamak yerine eleştirenlere karşı saygısız, saldırgan tepkiler göstermek gibi hakları yoktur. Çevrelerindeki kişilere yönelme gereğini duydukları uyarı ve eleştirilerde cesaret kırıcı, aşağılayıcı, incitici bir üslûp kullanma hakları yoktur. Başkalarının takdire, alkışa değer yapıp ettikleri karşısında suskun kalma, görmezden, duymazdan gelme hakları hiç yoktur.
Ey benim kendini insanlığın ilerlemesine, gelişmesine, daha tok, daha sağlıklı, daha barışçıl, daha varsıl, daha adil, daha aydınlık bir dünyanın kurulmasına adamış sevgili kardeşlerim, siz söyleyin lütfen, yukarıda saymaya çalıştıklarımdan başka ne gibi haklarınız yoktur?
GİDİŞİ SÜKLÜM PÜKLÜM OLACAK.
Gelişi gümbür gümbürdü, muhteşemdi. Öyle ki tüm iç ve dış desteklerine, tüm hazırlık ve beklentilerine karşın alınan sonuçtan dolayı adeta zafer sarhoşu olmuştu. İşte sonunda yağma sofrasına tek başına çöreklenmişti.
GÖRMEMİŞ’İN MEDYASI OLMUŞ, …
Görmemiş’in Teki’ni nasıl tanımazsınız be canım? Hani şu hiç umudu yokken her nasılsa oğlu olup da tutup şeyini koparangillerden. Hani şu aynaya bakıp bakıp “Ben neymişim be aabii!” diye diye sevindirik olanlardan! Hani konumundan geldiğini varsaydığı sınırsız güçten sarhoş olup elini öpmeye gelen bebelere “Bu tepenin doruğuna çıkarsanız artık sizi kimse tutamaz! İstediğinizi asar, istediğinizi kesersiniz.” diyenlerden biri. “Görmemiş’in Teki” deyip geçiverin gitsin!
Görmemiş, bir gün, bir türlü dolduramadığı koltuğunda can sıkıntısından patlamakta iken masasının çekmecelerini öylece, iş olsun diye karıştırmaya koyulmuş. Adamda şansa bakın; bir köşede Alâeddin’in Lâmbası’nı buluvermesin mi? Sevinçten çılgına dönmüş. Hemen tozunu pasını silmeye koyulmasıyla Cin Hazretleri’nin ortaya çıkıp “Dile benden ne dilersen!” demesi bir olmuş. Görmemişin teki eline geçirdiği bu fırsatı, minnetle, şükranla öpüp başına koymuş ve bu gücü ayağına köstek olan, geçmişte aynı yollarda yürürken beraber ıslandıkları dostlarından kurtulmak istediğini, çünkü onların vesayetçi pozlarından pek sıkıldığını söyleyivermiş. Birinci dileği anında kabul edilmiş. İkinci dileği hayal ettiği azametli koltuğu tam doldurmakmış. Cin Hazretleri bu dileği de geri çevirmemiş. Son dileğini sormadan önce ciddi bir uyarıda bulunmuş: “Bak Görmemişzade efendi, Bu son dileğin olacak. İyice düşün, senin için en önemli şeyi iste.”
Görmemişzade hazretleri düşünmüş, düşünmüş, düşünmüş, sonunda medya denilen mekanizmayı istediğini söylemiş. “Olur” demiş Cin Hazretleri ve bir uyarıda bulunmuş: “Medya dediğin mekanizma harika bir nesne. Ancak canlı cansız tüm parçalarının sık sık dolar yağıyla yağlanması gerekiyor. Bunu yapamazsan başın derde girebilir.”
Ve sözü biter bitmez görünmez olmuş Cin Hazretleri. “Alacağımı aldım ya, kendisini bir daha hiç görmesem ne lâzım gelir.” diye mırıldanmış Görmemişzade hazretleri ve hemen işe koyulmuş: Bir yandan üstüne tünediği tepenin doruğuna tırmanmasını sağlayan eski deve dişi dostlarını tarihin çöplüğüne atarken bir yandan da medyayı eline geçirmek için haklarında çok özel inceleme ve araştırmalar yaptırarak evlerindeki, garsoniyerlerindeki, vergi hesaplarındaki, gizli işlerindeki açıkları kullanılarak hangilerinin ele geçirilebileceğini saptamış. Sonra tutmuş, bu kurum ve kişilerin en yararlanılabileceklerini alâmet bir havuzun içinde toplayıp özel dosya tozu ve dolar yağı ile bir güzel yoğurmuş, yoğurmuş, yoğurmuş. Bu yoğurmanın sonunda ortaya çıkan hamur mu, çamur mu, her ne ise, tutup pek çok kukla üretip yalnızca kendisine hizmet edecekleri medyahanelerindeki mutfaklara aşçıbaşı, aşçı yamağı ve servis elemanları olarak yerleştirmiş.
O günden bu yana Görmemişin tekinin medyasının önünden geçen aklı başında insanlar çok kötü bir kokunun çevreye yayılmakta olduğunu fark edip sokaklarını değiştirmek zorunda kalmışlar, duyu organları gelişmemiş ya da körelmiş olanlar ise o sokaklardan şen şakrak, güle oynaya geçer olmuşlar. Fırsat buldukça Görmemişzadenin elini ayağını öpmüşler, ayağının tozuna yüz sürmüşler.
Görmemişzade İse, kokuşuk medyası sayesinde el etek öpenlerinin sayısının artmasından her gün biraz daha mutlu olmuş! Alâadin’in Lâmbasında ikamet etmekte olan Cin Hazretlerinin öğüdünü hiç unutmamış. Dolar yağıyla dolar tozunu harmanlayıp iyice yoğurduğu o hamur mu çamur mu her neyse malzemeyi kullanarak sahibinin sesi kalemşörleri, ekranşörleri, danışşörleri üretmeye, medyahanelerindeki koltuklara yerleştirmeye devam ediyormuş…!!!
ZALİMİ DESTEKLEMEK İNSANA YAKIŞMAZ
Haksızlık etmek zulümdür. Çaresizlere, tutsaklara, tutuklulara haksızlık etmek daha da büyük zulümdür. Henüz yargılanıp mahkum edilmemiş kimseleri keyif için tecrit odalarına kapatıp ardından bu odaları lağım suyuyla doldurmak ise daha, daha, daha da büyük bir zulümdür. Bu zulmü uygulayanlar emir kuludur. Ne de olsa insan soyundan geldikler için yaptıklarının ne denli aşağılık bir iş olduğunu bilirler, işkence ve zulüm uygulamalarından sonra “Yaptığım iş insanlık dışı ama sonuçta ben emir kuluyum, başka ne yapabilirim ki.” diye avutmaya çalışırlar kendilerini. Zulmün uygulayıcıları, yani işkenceciler kamu oyunca tanınmazlar , pek ortalıkta dolaşmazlar.
Zulmün, işkencenin uygulayıcılarına emir verenlerin ise havası başkadır. Zırhlı araçlarda, eskort eşliğinde dolaşır, korkularını ve utançlarını gizleyebilmek için kara gözlüklerin arkasına sığınırlar ama bir yandan da kuyruğu dik tutmaya çalışırlar. Onların yaptığını daha iyi yapacak uzmanlar (!) yetiştirildiğinde ise o kara gözlüklüleri yerlerinde ara ki bulasın… Kendilerine sorarsanız değerleri anlaşılamamış, nankör amirlerince harcanmışlardır. İnşallah o değer bilmezler de bir gün harcanırlar da günlerini görürlermiş…
O kara gözlüklüleri harcayan değer bilmez amirler de kara gözlüklerinin arkasına saklanmaya çalışırlar ama nasıl el elden üstün ise bu kara gözlüklülerden de daha kara gözlüklüler vardır. Onlardan biri, daha birkaç yıl önce korkularını gizleyebilmek için bir yandan kürsülerde nutuklar atarken bir yandan da havaya kurşun sıkıyordu. Kendi halkını sürekli baskı altında tutabilmek için daha büyük bir kara gözlüklüyle işbirliğinden çekinmeyen o kahraman (!) nerde şimdi?
Tarih, şahlıklardan, padişahlıklardan ortak aklın, ortak iradenin egemenliğine, yani demokrasiye doğru giden yolu kanla ve irfanla döşemektedir. Dünyadaki ve komşu ülkelerdeki gelişmeleri gözden geçirmek bunu açık seçik görmeye yeter. Ülkelerini son otuz kırk yıldan beri zulümle, işkenceyle, vahşetle yönetmeye çalışan firavun taklitçisi, diktatör özentilisi zavallıların sonlarını şu birkaç ay içinde bütün dünyayla birlikte biz de gördük. Kuzey Afrika ve Ortadoğu halklarının kendi diktatörlerini tepetaklak etmelerine şaşkınlıkla ve sevinçle tanık olduk.
Bütün dünyada, siyasetçilerin gönlünde muktedir devlet yöneticiliği yatar. Siyasetçilerin kimi yeterince akıllıdır, haddini bilir ve boyundan büyük işlere soyunmaz. Kiminin ise aklı kıt, hırsı sınırsızdır. Böyleleri halk için de, ülkeleri için de, kendileri için de çok tehlikeli olurlar. Eğer bir şekilde iktidara gelirlerse artık “astıkları astık, kestikleri kestik” (!) tir… İktidar onlar için ne kadar vaz geçilmez ise, muhalefet de o kadar çekilmezdir. İktidarda kalabilmek ve kendi kafalarındaki rejimi kurabilmek için işbirliği yapamayacakları hiçbir güç, çiğneyemeyecekleri hiçbir ulusal ve ahlaki değer yoktur. Muhalefeti susturmak için zulüm ve işkencenin her türlüsünü uygulamak, yok etmek ya da satın almak onlar için sıradan yöntemlerdir.
Ey insanlar, zulüm karşısında seyirci kalmak, suskun kalmak insan olana yakışmaz. Zulme, işkenceye karşı suskun kalmak, seyirci kalmak zalimi teşviktir, insanlık suçudur. Eğer bazı insanlar devlet eliyle tecrit odalarında lağım suyu içinde, dışkı ve idrar kokusunu soluyarak yaşamaya zorlanıyorsa ve biz buna seyirci kalıyorsak, buna da utanmadan adalet falan diyorsak biz neyiz efendiler? İnsansak eğer, suskunluğumuzla, oylarımızla bu zulmü destekliyorsak neyiz biz? Geliniz, insanların lağım sularında tutulmasına karşı çıkalım, yazacağımız mektuplarla, dilekçelerle, düzenleyeceğimiz protestolarla! Susarsak zulmü desteklemiş oluruz. Zulmü desteklemek insana yakışmaz, yakışmaz!
İNSANLAŞMANIN NERESİNDEYİZ ? (1)
Hayvanların anatomisiyle ilgilendiniz mi hiç? Böyle bir iş için veteriner, hayvan üreticisi. Avcı ya da kasap olmak gerekmiyor. Bir hayvanın canlı halini, beslenmesini, üreme çabasını. kesilip yüzülmesini, iç organlarının çıkarılmasını, gövdesinin parçalanmasını seyretmişseniz, hayvanların anatomisi hakkında belli bir fikir edinmişsinizdir. Yaşadıkları çevrede hayvanları görme fırsatı bulamayanlar bile televizyonlarda yayınlanmakta olan hayvan belgeselleri sayesinde hayvanları yeterince tanıma, yaşam biçimleriyle ilgili az çok bir fikir edinme olanağını bulmuşlardır.
Hepimiz biliyoruz ki hayvanlar vücut sıcaklıklarını derileri ve derilerini kaplayan tüyler ya da kıllarla korurlar. Hava sıcaklığı katlanamayacakları ölçüde değiştiğinde duruma göre gölgeye, kuytuya ya da kovuklara, inlere sığınırlar. İnsanlarsa tüyleri artık vücut sıcaklığını koruyamayacak kadar kısalmış ve seyrelmiş olduğundan bu sorunu uygun kalınlıkta giysilerle, giysiler yetmezse ateşten ve mağaradan, kulübeden saraya kadar çeşitlenen barınakları kullanarak çözmeye çalışırlar. Yine hepimiz biliyoruz ki canlıların yaşaması için beslenmeleri gerekir ve hayvanların bir kısmı otçul, bir kısmı etçil, bir kısmı ise hem etçil hem otçuldur. Bütün hayvanlar, besinlerini ağızlarıyla bedenlerine alırlar, vücudun orta kısmında yer alan karın bölgesindeki organlarla öğütüp yararlı maddeleri bağırsaklar aracılığıyla kana karıştırdıktan sonra kalan posaları atarlar.
İnsanın beslenme organları da hayvanlarınkine benzer bir düzende sıralanmış olup aynı şekilde çalışırlar. Dolaşım, solunum ve sinir sistemleri de ana hatlarıyla birbirine benzer. Acıkırlar, susarlar, saldırırlar, korkarlar ve kaçarlar. Üremek için aynı türün karşı cinsine ihtiyaçları vardır. Yavruların yaşamı spermle yumurtanın birleşip ilk hücreyi oluşturmasıyla başlar; ilk tek hücre bölünerek çoğalır. Döl yatağındaki bu bölünüp büyüme, ilk şekillenme süreci, bütün hayvanlarda ve insanda şaşırtıcı benzerlikler gösterir. Özetlersek, insanlar ve hayvanlar, canlı varlıklar olarak pek çok yanları, yaşam süreçleri ve davranışlarıyla birbirlerinden çok da farklı değillerdir. Biyoloji (canlı bilimi) uzmanları, yeryüzünde yaşamın ilk canlı tek hücrenin değişen şartlara uyum sağlayarak çoğalıp çeşitlenmesiyle ortaya çıktığını öne sürerken çok sağlam kanıtlara dayanıyorlar.
Hayvanlar, beslenme konusunda doğada hazır bulduklarıyla yetinmek durumundadırlar. Otçullar arazide bulabildikleri otu ve tohumları yemekle yetinirler. Etçiller yakalayabildikleri hayvanlarla beslenirler.
Hiç bir aslanın, çakalın kendisine ait koyun sürüsü bulunmadığı gibi hiç bir koyunun da kendisine tapulu bir arpa tarlası yoktur. Kısacası, hayvanlar ürettikleriyle değil, bulduklarıyla beslenerek yaşayabilirler.
Peki, insan, doğada bulduğu besinleri geri mi çeviriyor? Elbette hayır. İnsan bulduğu (topladığı, avladığı) besinleri zevkle , memnuniyetle yiyor. Ancak bulduklarıyla yetinemeyeceğini tecrübeyle öğrendiğinden üretmeye de başlıyor: Tahıl ve meyve – sebze üretiyor, hayvanları evcilleştirip sürüler oluşturuyor. Böylece insan, tüketmek için üretmek gibi, hayvanlarda görülmeyen bir davranış geliştirmeye koyuluyor. Üretme davranışıyla hayvandan farklılaşan insan, doğaldır ki belirli bir rahatlamaya, doygunluğa ulaşıyor ve kendisine yeterlik ve güven duygusunu geliştiriyor. Bu aşamadadır ki insan, kimi türdeşlerinin üretme olanaklarından yoksun bulunduklarının farkına varıyor ve ürettiklerinin bir kısmını onlara vermeye, ürününü güçsüzlerle paylaşmaya başlıyor. Böylece insanın hayvanlardan farklılaşmasının, yani insanlaşmasının ikinci basamağı ortaya çıkıyor.
Üretmek ve paylaşmak… İnsanlaşmanın ilk iki adımı! Kuşkusuz, insanlaşmak bu iki adımdan ibaret değil. Ancak şimdilik kendimizi bu iki adımlık mesafede gözden geçirelim: Üretmemiz için gerekli bilgi, beceri, sağlık ve sair olanaklarımız bulunduğu halde üretmekten kaçınıyor muyuz yoksa üretiyor muyuz? Ürettiklerimizin bir kısmını üretme olanaklarından yoksun kimselerle ve canlılarla paylaşmaktan kaçınıyor muyuz yoksa güçsüzlerin de yaşama hakları var diyerek paylaşmaya yöneliyor muyuz?
Bu sorulara verdiğimiz yanıtlar, bize insanlaşmanın neresinde olduğumuzu gösterecektir.
İNSANLAŞMANIN NERESİNDEYİZ? (2)
İnsanlaşmanın, başka bir deyişle diğer canlılardan farklılaşmanın ilk adımının toplayıcılıktan ve avcılıktan üreticiliğe geçiş olduğuna değinmiştim. Üretme eylemi kuşku yok ki öncelikle bilgi, beceri, maddi olanaklar ve emek gerektirir. Bu gereklerin karşılanması ancak ciddi bir çabayla yani yeterli enerji tüketimiyle mümkündür ki bu da kişinin enerji stokunun azalması sonucunu doğurur. Enerjinin azalması ise yalnızca insanın değil, hiçbir canlının kolayca kabullenemeyeceği bir durumdur. Bu nedenle diğer canlılar gibi insanlar da ancak zorunlu olduklarında bizzat çalışıp üretmeyi göze alırlar. Bizzat çalışıp üretme zorunluluğu ya da olanakları yoksa kimi insanlar hazır bulduklarıyla, kendilerine sunulanlarla yetinmeye çalışırlar. Üretici olmadıkları halde kendilerine sunulanlarla yetinmeyenler ise ihtiyaçlarını başkalarının ürettiklerini tüketerek karşılamaya yönelirler.
Başkalarının ürettiklerini tüketmenin ise iki yolu vardır: Bu yollardan biri satın alma, takas ve bağış gibi ürün sahibinin rızasına dayanan hukuka uygun yol, diğeri ise dolandırma, çalma ya da gasp gibi ürün sahibinin rıza göstermediği, suç oluşturan ya da merhamet sömürüsüne dayalı dilencilik gibi yasa dışı yoldur.
İnsanlık, üretimi ve üreticiyi dünyanın her yerinde ve her zaman önemsemiş, kutsamış, buna karşılık üreticinin ürününe, emeğine çalarak, gasp ederek, dolandırarak el koyanları ise yine dünyanın her yerinde ve her zaman kınamış ve lanetlemiştir. Ekmeklerini çalışarak kazanabilecekleri halde dilenerek başkalarının ürettiklerinden pay alanlar ise yine dünyanın hiçbir yerinde ve hiçbir zaman saygı görmemişlerdir. Ancak, bizimki gibi özürlülerine yeterince sahip çıkmayan toplumlarda bir kısım insanın dilenci ruhlu olduğu için değil, üretme olanaklarından yoksun olduğu halde devletin koruyucu kanatları altına alınmadığı için ele muhtaç olduğu bilinmektedir ki insanlaşmanın üretme basamağına yükselmiş kimselerin devletçe çaresizliğe terk edilmiş insanlara ve diğer çaresiz canlılara el uzatması, yani ürününün bir kısmını onlarla paylaşması insanlaşmanın ikinci basamağına yükselmektir.
Bu ölçüler dikkate alındığında, kendi ekmeğini kazanabilecek durumda olduğu halde başkasının sofrasına çöreklenen dolandırıcılar, hırsızlar, gaspçılar, inanç sömürücüleri, siyaset sömürücüleri, emek sömürücüleri… kısaca sömürücülerin binbir çeşidi insanlaşmanın neresinde ?
KAHROLASI SATILIK MEDYA
Dünya halkları medyayı geçmişte toplumun gözü, kulağı, dili olarak benimsedi, güvendi, itibar etti. Medya da kendisini öyle tanıttı başlangıçta. Basılı ve görsel medya yalnızca haberler, doğru ve tarafsız haberler verecek, halkın bilgilenmesini, aydınlanmasını sağlayacaktı. Önceleri öyle de oldu. Ama sonra? Sonra görüldü ki, medya halkı bilgilendirmekle kalmıyor, etkisi altına aldığı kitleleri düpedüz yönlendirebiliyor, belli malların, markaların tüketicisi, bağımlısı, belli siyasal görüşlerin, inançların gözü dönmüş militanı haline getirebiliyor, medya sahipleri ellerindeki bu araçların sayısını ve etkilerini arttırmak için ellerinden geleni yapmaya koyuldular: Teknisyenler yetiştirdiler, teknolojilerini geliştirdiler… Ve gün geldi, halkın gözü, kulağı, dili olma iddiası usullacık unutturuldu. Bu nitelikler yerlerini halkın kılavuz kargasına, afyonuna, halkın tüm değerlerinin pazarlayıcısına, kamuoyu güdücülüğüne bıraktılar.
Günümüz medyası artık halkın gerçekleri görmesine, duymasına, tepkisini göstermesine hizmet etmiyor. O anlayış tarihin derinliklerinde kaybolup gitti. Medya şimdi para babalarının, siyaset babalarının halka göstermek istediklerini, duyurmak istediklerini, inandırmak ve söyletmek istediklerini döküyor sayfalara ve ekranlara yalnızca halkı uyuşturacak, şartlandıracak, gerçek gündemden, aydınlıktan uzaklaştıracak zırvaları, köpük dizileri, sözüm ona eğlence programlarını yansıtıyor.
Başka türlü de olabilirdi oysa. Örneğin gazeteler halkın bilgilenmesine, kamu hizmetlerinin halka mı yoksa belirli çıkar çevrelerine mi yönlendirildiğini adım adım izleyebilir, bu doğrultudaki eleştiri ve önerilerini ortaya koyabilirdi. Yerel ve genel televizyonlar ekranlarını bilimsel yayın ve belgesellerle kendilerini birer açık üniversite onuruna ve düzeyine yükseltebilirlerdi. Değişik görüşlerden insanların katılacağı insanları bir araya getirerek bilimsel, siyasal ve felsefi konuların tartışılmasını sağlayabilir, mevcut seviyesiz programlarıyla toplumu ve insanları aşağılamaktan kaçınabilirlerdi. Geçmiş yüzyıllardan, bin yıllardan günümüze kalmış uygarlık izlerine, kültür varlıklarına sahip çıkar ve yetkililerin de aynı hassasiyeti göstermelerini talep edebilirlerdi.
Pek iyi, yazılı ve görsel medyanın tümü aynı aymazlıkta, aynı çıkarcılıkta, aynı paraya tapıcılıkta mı? Değil elbet. Sayıları çok az da olsa, halkına, emeğe, bilime ve tarihe saygılı olan, varsılların emrine girmeyen, sayfalarını ve ekranlarını halka ihanet edenlere açmayan, gerçekten halkın gözü, kulağı ve sesi olan gazete ve televizyonlar da var. Ancak onlardan öğrenebiliyoruz gerçekte neler olup bittiğini.
Bir zamanlar dünyaya tarım ürünleri ve hayvan satan ülkemizin bu gün komşu ülkelerden kurbanlık hayvan, saman ve pamuk almak zorunda kaldığını yalnızca onlardan öğrenebiliyoruz. Bir zamanlar yurtta barış, dünyada barış ilkesini savunurken şimdi başkalarının menfaatine olmak üzere komşu ülkelerdeki karışıklıkları para ve silah desteğiyle körüklediğimizi… onlardan öğreniyoruz. Bütün bunlar olup biterken okuyucularını, seyircilerini köpük dizilerle, aptalca eğlence programlarıyla, hurafe dolu belgeselleriyle ve kendi ordumuzu aşağılayıcı düzmece belgelerle düşmanlarımıza hizmet veren Cumhuriyetimize düşman medya, ülkemizin, halkımızın, ordumuzun uğradığı saldırıları görmezden, duymazdan gelerek satılmış olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Muktedirlere yağdanlık ve yalakalık yapmakta birbirleriyle yarışmakta olan bu satılıklara artık itibar etmemeliyiz. Hep onları okumak, hep onları dinlemek, seyretmek zorunda mıyız? Kapılarımızın önüne parasız bırakılanlar da dahil olmak üzere, halkımıza, ülkemize, ordumuza, üreticilerimize düşman olan bu rezilleri ekranlarımızdan, masalarımızdan def edelim artık. Ve sesimizi yükseltelim: Kahrolsun satılık medya. Yetti be!
“
KAR YAĞIYOR YAĞIYOR…”
“Kar yağıyor yağıyor
Abamı giyeceğim
İhtiyara varıp da
Baba mı diyeceğim ?”
Uzun zamandır her yaştaki çocukların ama özellikle küçük çocukların hasretle beklediği kar yağışı nihayet başladı. Dağ taş, çatı, sokak bembeyaz. Bütün çocuklar gibi içimdeki bir türlü büyümek bilmeyen neredeyse yetmişlik çocuk da gök yüzünden süzülüp gelen her kar tanesi için ayrı sevinç çığlıkları atarken aklıma yukarıya aldığım eski bir mani geldi ve kar sevincim yerini bir anda töre uğruna hayatı söndürülen gencecik, hatta çocuk yaştaki kızlarımızın, kadınlarımızın acısı aldı.
Elbet bilirsiniz, toplumumuzun çağlar boyunca yaşaya geldiği, Anadolu’nun pek çok yerinde hala bütün vahşetiyle sürüp gelen ve adına töre denilen aşağılık anlayışa göre kadın erkekle eşit değil, erkeğe eş değil, yalnızca bir cinsel meta, alınıp satılabilen bir nesnedir. Kumadır, kapatmadır, metrestir, cariyedir… Alınıp satılabilir, kapı dışarı edilebilir. Kadınlarımızın , kızlarımızın pek çoğunun henüz eş seçme bilinci de, cesareti de, imkanı da yoktur. Onlar törenin esirleri, kurbanlarıdır.
Pek çok siyasetçinin ve destekçilerinin savunduğu töre anlayışına göre genç kızlarımızın eş seçme, beğendiği birini sevme gibi bir hakkı yoktur. Kızlarımız ancak ailesinin uygun gördüğü başlığı veren zengin kart horozun veya zengin oğlunun yatağına girebilir. Evlilikte mutsuz olursa baba evine dönme ya da bir yerlere gidip kendi yuvasını kurma şansı ve hakkı yoktur. Böylesi durumlarda töre denilen vahşet yasası derhal uygulamaya konulur: Kadınlığını yaşamaya kalkışan isyankar, aile meclisince ölüme mahkum ve cezası ya babası, ya erkek kardeşi ya da terk ettiği kocası tarafından bir şekilde infaz edilir. Cellat, artık bir kahramandır, çünkü ailenin namusunu (!) temizlemiştir. O kültüre göre kız evladın, kız kardeşin başlık denilen para karşılığında düpedüz paralı pisliklere satılması namussuzluk değildir de kızın, kadının satılmayı, kumalığı, kapatmalığı, metresliği reddedip kendi eşini kendi seçmeye kalkışması namussuzluktur.
Kadını namus uğruna katletmeyi öngören kültürün ya da töre denilen vahşetin iki ayağı vardır: Biri kadının ruhsal ve cinsel beklentilerini karşılayamadığını fark eden zengin kart horozların şüpheciliği, kıskançlığı, diğeri ise kızını sevdiğiyle evlendirmek yerine onu düpedüz hayvan gibi satılık eden ilkel ailenin aşağılık çıkarcılığı. Bu iki ayağın işbirliğinin adı da töredir. Onlara göre töre yani ağalık ve cehalet düzeni korunmalıdır ki zengin kart horozlar kendi kızları, hatta torunları yaşındaki kız çocukları istedikleri zaman el altında bulundurabilsinler. Zavallı kızların bu iğrençliğe karşı çıkma olanakları bulunmasın. Ve yoksul aileler, kızlarını satıp üç beş kuruş elde etme olanağını yitirmesinler. Bunun için de yoksulluk düzeni ve cehalet devam etmelidir, töreyi koruma adı altında cehalet ortamı yaygınlaştırılmalı. Kadınların bilinçlenmeleri, kendi ayakları üstünde yaşayabilecekleri bilgi ve beceriye, mesleğe sahip olmaları, parayla alınıp satılabilecek çaresiz, savunmasız varlıklar değil, bütün insanlarla eşit haklara sahip insan olduklarının farkına varmaları engellenmelidir.
Ne mutlu ki ülkemizin batı bölgelerinde bu kara zihniyet önemli ölçüde aşılmış, kızlarımızın büyük bir bölümü satılık nesneler olmaktan kurtulmuş ve kendi eşlerini seçme olanağını bulmuşlardır. Ancak toprak mülkiyetinin hala ağalara, şeyhlere ait olduğu yerlerde kadınlarımız, kızlarımız kendilerine sahip olamamakta, başlık adlı bedel karşılığında alınıp satılmakta ve isyana yeltendiklerinde töre gereği gerekçesiyle öldürülebilmektedirler. Ülkeyi yönetenlerin iktidarlarını koruma kaygısıyla bu durumu görmezden gelmeleri insani değildir, hukuki değildir, ahlaki değildir. Bu düzene göz yumanların, bu düzene göz yumanlara oy vererek onları destekleyenlerin namustan, ahlaktan, manevi değerlerden söz etme hakları yoktur. Böyle davrananların tümü, her gün töre gereği öldürülen üç-beş kadınımızın katilleri kadar suçludur, elleri kanlıdır.
BAŞLARKEN
Merhaba!
Neden Kocapınar Notları?
Bu soruyu yanıtlamak için önce bu notların üretildiği ortamdan söz etmeliyim.
Kocapınar, bin yaşlarını çoktan aşmış çınar ağaçlarının kökleri arasından süzülüp yer yüzüne çıkan duru su kaynağının adıdır. Kocapınar, bu su kaynağının çevresinde en az üç bin yıldır var olan köyün de adıdır. Su kaynağını çevreleyen ulu çınarlar çok uzun zamandan beri bu toprağın insanlarını gölgesinde barındırır. Sıcak yaz günlerinde, serin yaz gecelerinde birçok insan bu ağaçların altında vakit geçirir. Üçerli beşerli arkadaş gruplarının çevrelediği masa-
larda , odun ateşinde demlenmiş gerçekten nefis çaylar içilir, sohbetler edilir. Sohbetlerde konu belirleyici genellikle çağrışımlardır. İlk konuşan askerlik anılarını anlatmışsa, ondan sonra söz alan da askerlik anılarından söz eder. Sonraki konuşmacı, öncekinin anlattıklarının çağrıştırdığı bir konuda bir şeyler söyler. Başka masalarda süt fiyatlarının düşüklüğünden, yem fiyatlarının yüksekliğinden, mazotun pahalılığından, köylünün yeni gelir kaynakları yaratması gerektiğinden, çocuklarımızı okumaya ve yüksek öğrenime teşvik etmek gerekti- ğinden… söz edilir.
Derken, yolu her nasılsa Kocapınar’a düşmüş bir yabancı, arabasını çınarların altına park eder, soluklanmak için bir masaya oturur ve hemen öfkeyle söze girer: “ Bu ne biçim köy yolu birader? Neden köyünüze sahip çıkmıyorsunuz? Neden yolunuzun yapılması için devlete başvurmuyorsunuz?” Oturduğu masadaki köylülerden biri ona sakin sakin cevap verir: “ Köy halkının büyük çoğunluğu seçimlerde Atatürkçü partilere oy verir. Bu yüzden Atatürk düşmanlarının gözünde köyümüz gavur köyüdür. Bu yüzden bize yol yapmazlar. Bizden vergi toplarken ve çocuklarımızı askere alırken kime oy verdiğimizi sormazlar ama yolumuzu yapmaya gelince kime oy verdiğimizi sorarlar. Hiç utanıp sıkılmadan, ne kadar oy, o kadar yol derler. Köylümüz ise oylarımız namusumuzdur, satılık değildir, oy karşılığı yapacağınız yoldan gideceğimize domuzun patikasından gideriz diyerek bu politikacıların ağızlarının payını verirler.
Kocapınar’ın başında, koca çınarların altında sohbetler bu minval üzere sürer gider. Ele alın- madık konu, tartışılmadık fikir kalmaz. Memleket her gün yeniden kurtarılır, Sorunlar bir çırpıda çözülür. Ertesi gün aynı masalarda, aynı konular, aynı sorunlar bir kez daha ele alınır ,
Konuşulur, konuşulur… Sonuç: sıfıra sıfır, elde var sıfır…
Ben, işte bu ortamda görüp işittiklerimden, yaşadıklarımdan sizlerle paylaşılmaya değer buldu ğum notları, bana bu sayfada yer verildiği sürece yazmaya çalışacağım. Ola ki okumak lüt- funda bulunur, eleştirir , katkıda bulunur ya da tartışmak gereğini duyarsınız.
Her salı günü Kocapınar Notları’nda buluşmak üzere…
BÜYÜK MÜYÜZ KÜÇÜK MÜ ?
Şu uçsuz bucaksız evrende ne kadar yer kapladığını bilmediğimiz dünyada bir toz zerresince bile yeri olmayan bizler, bu gün diğer varlıklarla, canlılarla birlikte var ve yaşıyor olmanın mutluluğunu algılayıp bunun keyfini çıkaracağımıza son derecede saçma bir üstünlük yarışına girişiyor, kendimize eşref-i mahlukat payesini yakıştırıyoruz. Bu da yetmiyor, eşref-i mahlukat arasında kendimizi başkalarından genellikle büyük görüyor ve karşımızdaki küçük (!) yaratıkların önümüzde eğilmelerini, elimizi öpmelerini bekliyoruz.
Önümüzde eğilir, elimizi öperlerse, “Berhudar ol, el öpenin çok olsun” falan diyoruz, ya da çok doğal bir borçlarını ödemişler gibi sessiz kalıyoruz. Ya elimizi öpmez, önümüzde eğilmez, ayaklarımıza kapanmazlarsa? Vay saygısızlar, vay görgüsüzler, nankörler falan…
Bu hastalıklı büyüklük, saygınlık vehmimiz nereden geliyor? Hiç kuşku yok ki hazmedemediğimiz sosyal, ekonomik, siyasal, hiyerarşik v.s. konumumuzdan! İflah olmaz makam sarhoşluğumuzdan, ayağımızı yerden kesen “Ben neymişim be abi!” şaşkınlığından.
Ne var ki, bu büyüklük inancımızın, havamızın temelinde başka bir duygu yatıyor: Küçüklük duygusu! Büyüklük tasladığımız ya da önemsediğimiz alanlardaki varlıkları bizden fazla olanlar karşısında havamız sönüveriyor, tabir caizse kuyruğunu bacakları arasına kıstırmak zorunda kalan itlere dönüveriyoruz: Evet efendimler, sepet efendimler, isabet buyurdunuzlar, keramet buyurdunuzlar, elinizi ayağınızı öpeyimler ve daha ne rezillikler…
El ayak öpmek de, öptürmek de çok çok ayıp oysa! İnsana hiç mi hiç yakışmayan davranışlar. İnsan olan kişiye yakışmaz ikisi de! En iyisi dimdik durmak. Boş verelim büyüklüğe de küçüklüğe de. Ne kimsenin önünde eğilelim ne de kimse önümüzde eğilsin! Ne kimse elimizi öpsün ne de biz kimsenin elini ayağını öpelim. İnsan olalım, adam olalım yeter. Elbet kimseye saygısızlık etmeden, dik durmakla saygısızlığı birbirine karıştırmadan.
KÜÇÜK AYAK BÜYÜK PABUÇ (2)
İnsan, doğası gereği bencildir ve tüm yapıp etmelerinde kendi çıkarlarını, değerlerini, tasarımlarını ön planda tutar. Toplum yöneticileri de aynı biçimde davranırlar. Yönetim güçlerini, toplumun inançlarını kullanarak kendi inançlarına, kendi çıkarlarına, kendi geleceklerini güven altına almak üzere kullanır, yönettikleri toplumları bu amaçlara hizmet edecek biçimde düzenlemeye, örgütlemeye, şekillendirmeye, yoğurmaya çalışırlar. Örgün, yaygın, yasal ya da yasadışı, açık ya da gizli, devlet ya da cemaat, tarikat ya da örgüt eğitimlerini bu doğrultuda yürütürler. Bu alandaki çalışmalarına meşruiyet kazandırmak için, yönetimlerindeki topluma şu klasik açıklamayı yaparlar: “Soylu desteğinizle iktidara geldiğimizde bir enkaz devraldık! Şimdi zaman, bu enkazı ortadan kaldırma, size ve kutsal amaçlarımıza, inançlarımıza yakışır yeni bir düzen kurma zamanıdır. Bunun için desteğinize her zamankinden fazla ihtiyacımız var! İmanınızı, inancınızı korumak için yola çıktık, kefenimizi giydik de yol açıktık. Ve, falan, filan…” Böyle diye diye kendilerine göre aldıkları pabuçları bebek olarak gördükleri toplumun ayaklarına giydirirler. Peki, pabuçlar ayaklara uydu mu diye sorarsanız, uysa da uymasa da giydirdik , derler.
Toplumlar zaman içinde tıpkı çocuklar gibi bilgi, bilinç ve kültür olarak büyür ve büyüyen çocukların kendi pabuçlarını seçmek istemeye başlamaları gibi, kendi ekonomik, toplumsal ve kültürel yapıları konusunda söz ve karar sahibi olmak isteklerini ortaya koymaya başlarlar. Toplumların kendilerine yeterlik iddia ederek yöneticilerin vesayetinden kurtulma arzularını ve giderek bu konuda kararlılıklarını ortaya koymaya kalkışmaları, onları gütme hak ve yetkisini kendilerinde bulanların canını sıkar ve tıpkı hızla büyüyüp kişilik geliştirmekte olan çocukla onu hep küçük bebek olarak görme alışkanlığından kurtulamayan otoriter baba arasındaki o ezeli ve ebedi çatışma ortaya çıkar. İlkel toplumlarda kuşak çatışmaları yaşandığında otoriter babanın vazgeçilmez ikna yöntemi olan tekme tokat ve benzeri şiddet uygulamaları, en küçüğünden en büyüğüne, itaatkar olmayanları, şiddetle uyarma, kınama, ihraç etme, işten ve toplumdan çıkarma, özgürlüklerinden yoksun bırakma, tecrit ve aforoz etme, ve hatta yargısız infazlarla yok etme biçimlerine bürünerek uygulamaya girer.
Bu uygulamalar sonuç olarak birtakım mevsim değişmelerine, Arap baharları ya da devrim hareketleri gibi birtakım yerli – yersiz ya da zamanlı – zamansız, ancak çoğu kez kanlı sosyal sarsıntılara yol açar. Bu sarsıntıların büyük krizler olarak adlandırılması da mümkündür. Böylesi krizler, bir zamanlar büyük pabucun içinde fıldır fıldır dönen küçük ayakların zaman içinde büyüyüp o pabucun günden güne daralması ve sonunda yer yer patlaması, yırtılıp parçalanması sonucunu verir. Böylece, küçük ayağa büyük pabuç dayatmasıyla başlayan öykümüz, zaman içinde büyük ayak – küçük pabuç çatışmasıyla sona erer… Mi? Yoksa yeni bir ayak – pabuç çatışması mı başlar?
Tarihsel süreç, her nedenin bir sonuca yol açtığı ve her sonucun yeni bir neden oluşturduğudur…
MAĞDUR BEY’İN SEMİZ KAZLARI
Mağdur Bey yaman bir uzman. Mağduriyet uzmanı. Canı ne zaman kaz eti istese ki onun canı her zaman kaz eti ister hemen bir mağduriyet destanı çırpıştırıp kadrolu kaz çobanlarını çevresine toplar ve buyurur: Derhal bütün kaz sürülerini toplayıp sadakat testinden geçirin, en semizlerini tez elden bir kez daha yağ testinden geçirin ve deyin ki: “Efendimiz Hazretleri Büyükler Büyüğü Büyük Mağdur Bey yine pek mağdur. Bu kez de büyük dostunun ihanetine uğrayıp mağdur oldu. O ki o hain dostunun bütün taleplerini şanla, şerefle, kat be kat fazlasıyla yerine getirmiş, gak dendiğinde kelleler, guk dendiğinde makamlar, kadrolar vermişti. Büyük Mağdur Bey Efendimizin bunca cömertliğine karşılık büyük nankör dostu hainane emeller geliştirip Efendimizin özel işlerine, kasalarına, banka hesaplarına, tır filolarına, gemiciklerine falan burnunu sokmaya kalkışmasın mı? Alın işte, mağduriyetlerden mağduriyet beğenin. Mağdur Bey’imizin zerrece huzuru ve bulunduğu yerde zerrece güvenliği kalmadı. Artık onu daha yüksek bir yere taşıyıp güvenliğini sağlamaktan başka çaremiz yoktur. E.., Büyük Efendimizin de öyle bir çırpıda en yüksek tepeye taşınıvermesi elbet mümkün değil. Bunun için elbet büyük masraflara, çok büyük masraflara, çok çok çok büyük masraflara ihtiyaç var: Yani iş yine size düşüyor. Zaten bütün taşınmalarında ona yardım eden sizler değil misiniz! İşte iş yine size düşüyor, Siz onu en yüksek tepeye taşırsanız, hiç kuşku yok O da sizi cennete taşıyacak! Bildiğiniz üzere bu yükseklere taşınma işi ancak çok miktarda genç kaz etiyle mümkündür. Bu nedenle hemen düşün yollara! Nerede ne kadar besili genç kaz bulursanız hemen devşirip getirin dergahıma ve yağlarını usulca, usulünce süzüp doldurun küplerime. Haydi göreyim sizi…!”
İşte bu yüce talimat nedeniyledir ki, Mağdur Bey‘in temsilcileri irili ufaklı bütün kaz çiftliklerini fıldır fıldır dolaşıp semizlikleriyle göze çarpan bütün besili genç kazları ziyaret ediyor, “Muhterem Büyüğümüz Mağdur Bey’imizin siz geleceği parlak kardeşimiz semiz kaz beyefendiye mahsus selâmları var. Hakkınızda çok olumlu bilgiler almış olup yakın gelecekte T.C.’yi yıkma davamızda yanımızda yer alacağınızdan emin bulunuyorlar. Malûmlarınız olduğu üzere Mağdur Beyefendi Hazretleri, pek yakında en yüksek tepeye taşınacaklarından siz çok değerli genç ve besili kazımızı da taşıyıcıları arasında görmekten mutluluk duyacaklardır, Taşıyıcıları arasında bulunduğunuzun banka dekontuyla belgelendirilmesi siyasi geleceğiniz için sağlam bir yandaşlık belgesi olduktan başka, evinizin en mutena köşesini de yıllarca süsleyecek bir şeref belgesi olacaktır .’’ Diyorlarmış.
Mağdur Bey’e hayran besili genç kazlara duyurulur!
GÖRMEMİŞİN OĞLU OLMUŞ…
“Görmemişin oğlu olmuş, tutmuş şeyini koparmış.” dediğiniz oldu mu hiç? Ya da “Sonradan görme, gavurdan dönme!” ya da buna benzer sözler söyleyerek rahatlama gereğini duydunuz mu?
Gecesini gündüzüne katarak kendini geliştiren insanlar yaşama savaşında pişmiş, bulundukları noktaya gerçekten alınlarının teriyle tırmanmış olmanın kazandırdığı olgunluk ve alçak gönüllülükleriyle fethederler gönüllerimizi. Böyle insanlarla aynı ortamlarda bulunmaktan huzur ve mutluluk duyarız. Onların bize ve hiç kimseye tepeden bakmadıklarını, hiç kimseye karşı üstünlük taslamadıklarını fark etmek hoşumuza gider. Kişiliklerine hayran oluruz. Biliriz ki yanlarında bir kusurumuz, bir ayıbımız olursa bunu bizi aşağılama vesilesi yapmazlar, aksine ayıbımızın, kusurumuzun kaynağını bulup, incitmeden, hissettirmeden düzeltmeye çalışırlar. Bundan dolayıdır ki onları kendimize örnek ediniriz. Haklarında güzel sözler söyleriz, onları saygıyla anarız.
Kimi insanlar da vardır ki, bedenlerinden, kılıklarından başka hiçbir ilişkileri yoktur insanlıkla. Ellerine bir makam, bir yetki, bir mikrofon bir kürsü geçmeyegörsün… Toplumlarının, ülkelerinin, hatta dünyanın başına bela kesilirler. Herhangi bir konuda kendilerinden farklı düşünülmesine tahammülleri yoktur. Dahası, başkalarının düşünmesine bile katlanamazlar. Onların insanlardan beklentileri düşünmeleri değil, itaat etmeleridir, biat etmeleridir. İtaat etmeyenler, biat etmeyenler onlar için lüzumsuz kimselerdir. İsterler ki mikrofonlar yalnızca kendilerine uzatılsın, yalnızca onlar konuşsun, kameralar yalnızca onların görüntülerini, nutuklarını getirsin ekranlara. Onlar ki kendilerince allame-i cihandır, her şeyin en iyisini onlar bilir, en iyi onlar yönetir. Geleceği en iyi onlar görür, onlar düşünür, onlar planlarlar… Adaletin ne olduğunu en iyi onlar bilir. Onlar varken düşünürlere, evrensel hukuk kurallarına, parlamentolara ne gerek vardır ki? Demokrasi dediğiniz onları amaçlarına taşıyan bir tren olup, hedefe varıldığında artık ne trene, ne demiryoluna, ne de refakatçilerine gerek kalır. Gönüllerinden geçen, artık treni de, istasyonu da, refakatçilerini de imha etmektir. Meydanlardaki, medyadaki beyanlarının tümü artık hep aynı nakarattır.: Ayının kırk türküsü hesabı… Hangi türküye başlasalar, hep aynı nakaratla, tüm yetkileri tekellerinde toplama talebiyle bitirirler: “Ben her istediğimi yapayım, kimse beni denetleyemesin, ağzımdan çıkan her söz kanun olsun, kimin nasıl yaşayacağına, ne yiyip ne içeceğine, nerede ibadet edip nerede edemeyeceğine, neye inanıp neye inanamayacağına, ne okunup ne okunmayacağına… ben, yalnız ben, yalnız ben karar vermeliyim!” diye tuttururlar. Tek adam olmaktan başkasını görmez gözleri… Bilmezler ki dünya artık tek adamların dünyası değildir.
Gözleri vardır ama görmezler, kulakları vardır ama duymazlar günümüzde tek adamların sonunu! Çünkü hırsları gözlerini kör, kulaklarını sağır etmiştir.
Yağdanlıkları, çanak yalayıcıları alkışlarıyla körlüklerini, sağırlıklarını pekiştirir dururlar tek adamların.
Yağdanlıkların, çanak yalayıcıların gaz vermesiyle, pohpohlarıyla tek adamlık denilen çıkmaz yolda çılgınca at sürmeye kalkışmak kuşku yok ki çok trajiktir.
Günümüzün tek adam adayları, başkalarının belli hesaplarla destekleyip ellerine verdikleri yetkileri, makamları tıpkı görmemişin oğulları gibi öyle sağlıksız biçimde kullanmaya koyuldular ki, kullandıkları makamların, yetkilerin mıncıklanmadık, koparılmadık yerini bırakmadılar. Tıpkı mirasyediler gibi, sonradan görmeler gibi, ne oldum delileri gibi esip gürlemeye başladılar. Aklı başında insanlar artık onların göründüğü ekranları seyretmez, yağcı gazetecilerinin yazılarını okumaz oldu.
NE OLDUM DELİLERİ…
“İktidar yükseldikçe ahlak düşer!” diyor bir hukuk bilgesi. Bu nedenle iktidarların sınırlanması, denetlenmesi gerektiğini söylüyor. Doğru mu
söylüyor?
Tarih bize, yükselen iktidarların hızla keyfiliğe yöneldiğini, iktidar sahibinin kararlarının ve icraatının yalnızca kendi inançları, ihtiyaçları ve kanaatleri doğrultusunda şekillendiğini göstermektedir. İktidar sözcüğü günümüzde ağırlıklı olarak her ne kadar siyasi iktidar anlamında kullanılmakta ise de, gerçekte fiilen hükmetme gücüne, yaptırım uygulama yetkisine sahip olmayı ifade eder. Bulunduğu ortamda hangi işlerin ve bu işlerin nasıl yapılacağını kim kararlaştırıyorsa orada iktidar sahibi odur. Örneğin bir ailede üretim ve tüketim işleri kim tarafından planlanıyor? Genellikle ailenin reisi konumundaki birey tarafından! Bu, son derece açık seçik bir durum: Ailede televizyonun uzaktan kumanda aleti kimin elinde? Birlikte seyredilecek programı kim seçiyor? Elbet ailenin reisi! Reis evde yoksa? Elbet reisin vekili, yani reisten sonra ailede en güçlü olan kimse, kumandayı o ele alıyor. Aile içindeki güç egemenliği kültürümüzün bir ayağı olduğu için bu durum çoğu kez ailenin öteki bireylerince sineye çekilir.
Okulunuzda, iş yerinizde, kışlada amiriniz konumundaki kişilerin ne kadar keyfi, hatta ne kadar zalimce davranabildiklerini, sizi özel hizmetlerinde adeta köle gibi, uşak gibi çalıştırabildiklerini, alaya aldıklarını, aşağıladıklarını, en azından bunu deneyebildiklerini bilirsiniz. Böyle davrananlara genellikle “sonradan görme”, “ ne oldum delisi” , “makam sarhoşu” gibi nitelemeler yapılır.
Çok çok alt kademelerdeki iktidar sahiplerinin keyfi tutumları, kademeleri, başka bir deyişle rütbeleri, servetleri, siyasi nüfuzları yükseldikçe çeşitlenir, şiddetlenir, sonunda çekilmez hale gelir. Ya bu ortamdan uzaklaşmak zorunda kalırsınız ya da “Ulan …. Senin de, makamının da, işinin de, maaşının da..” diye başlayıp karakolluk olursunuz. Sizi bu noktaya sürükleyen, size karşı uyguladığı zulümden dolayı kendisinden hesap sorulmayacağına inanan ne oldum delileridir. İktidar sarhoşlarıdır.
Halkın ne oldum delisi ya da iktidar sarhoşu diye nitelediği kişiler eğer kontrol altına alınmazlarsa, keyfilikleri her kademe yükselişlerinde biraz daha artar ve sonunda astığı astık kestiği kestik düzeyine ulaşır. Böyleleri için işlerine gelen her şey, her yöntem meşrudur. Artık onlar için yasaya, hukuka, ahlaka uygunluk kaygısı yoktur. Yasaya uymak yerine yasaları kendilerine uydurmaya kalkışırlar. Yargıyı kendilerine uydurmaya çalışırlar. İşin kötüsü, çoğu kez başarırlar da. Çevrelerinde kendileri için hizmete amade sayısız uşaklar bulurlar para ya da makam karşılığında. Böylece megalomanileri (büyüklük hastalıkları) günden güne ağırlaşır. Tek adam, tek lider, tek doğru düşünen, tek bilge, tek patron… olduklarına inanır olurlar. Ulusun zenginlik kaynaklarını, servetini yerli ve yabancı dostlarına, yakınlarına peşkeş çekmeyi doğal hak ve yetkileri sayarlar. Kendisini oraya taşıyan uşaklarını, destekçilerini ve herkesi azarlamaya, aşağılamaya, başlarlar ve bu ahlak düşüşü bir gün çocuğun biri “Kral çıplak” diye bağırıncaya kadar sürüp gider. Sonunda Tunus’ta, Mısır’da ve başka ülkelerde olduğu, olacağı gibi, Bir diktatör varmıııış, bir diktatör yokmuuuş!… oluverir. Tarihin çöplüğü böylesi bir varmış bir yokmuş türünden diktatörlerle doludur.
İyisi mi sayın ne oldum delileri, siz siz olun, yol yakınken aklınızı başınıza devşirin. Ayılın iktidar sarhoşluğundan, boş verin demokrasiyi diktaya götüren yol olarak kullanmaktan… Yüksek ahlakın yüksek iktidardan daha önemli olduğunu, İktidarınızı yükselttikçe ahlakınızı her gün biraz daha düşürmekte olduğunuzu unutmayın. Sizi pohpohlayanlara itibar etmeyin, uşaklarınızın, yağdanlıklarınızın gazına gelmeyin.
Bizden uyarması…
SADIK ATANMIŞ BEY’İN DERİN KEDERİ
Sadık ATANMIŞ Beyefendi pek mutluydu birkaç gün öncesine dek. Ağzı kulaklarındaydı sevincinden. Nasıl sevinmesindi ki? Bir punduna getirip çok sayın genel başkanıyla Meclis girişinde karşılaşmış, başkanın lütfuyla iki saniyeliğine göz göze gelmişti. Kendisi belini kırıp yerlere kadar eğilmiş, arz-ı hürmet etmiş, o mübarek zat da hafifçe tebessüm eder gibi olmuştu. Sadık Bey bu fırsatı değerlendirip “Muhterem genel başkanım…” diye arz-ı ubudiyet etmeye hamle ettiyse de, muhterem şahsiyet, korumaları arasında hızla uzaklaşıp gitmişti. Sadık ATANMIŞ Beyefendi öylece kalakalmıştı ortada. Olsun varsındı, muhterem genel başkanla konuşma fırsatı bulamamış olsundu. Muhteremle iki saniyeliğine göz göze gelmek bile yeterdi adam olana… Eh, kendisi de adam gibi adamdı yani. Tam da genel başkanın istediği gibi davranmıştı dört yıl boyunca: Parmak kaldır denildiğinde parmak kaldırmış, kaldırma denildiğinde kaldırmamıştı.
Yeni seçimde de aday listesinin uygun bir yerine konulacaktı mutlaka. Bundan kuşkusu yoktu! Olabilir miydi?
Aday listeleri hazırlanırken parti genel merkezinde birden ortaya çıkan aday adayı bolluğu diğer atanmışlar gibi Sadık ATANMIŞ Beyefendi’nin de huzurunu bozdu. Muhterem genel başkan kendisinin sadakatinden kuşku duymazdı elbet ama ya yeni gelen binlerce kişi arasında birileri kendisinden daha sadık görülürse ne olacaktı? Bu soru çok canını sıktı Sadık Beyefendi’nin. Sonunda düpedüz uykuları kaçtı. Listenin açıklanmasından önceki iki geceyi tümden uykusuz geçirdi. Muhterem genel başkana ulaşmanın bin bir yolunu denedi ise de bir türlü başarılı olamadı.
Ve… sonunda listeler açıklandı: Sadık ATANMIŞ Beyefendi de, daha önce atanmışların yarıya yakını da yeni listede yoklardı. Koskoca dünya Sadık Beyefendinin de, bu kez liste dışı bırakılan diğer atanmışların da başlarına yıkıldı. Nasıl olurdu efendim, bu onlara yapılır mıydı? Muhterem genel başkanın yaptığı da tümden nankörlüktü yani! Değer bilmezlikti. Listeye girmek asıl onların hakkıydı. Gerçi listeye girmenin neden kendi hakları olduğunu kendileri de bilmiyordu, geçmişte vekili olarak atandıkları millet de bilmiyordu ya her neyse! Hakları yenmişti işte. Mağduriyet yaftasını göğüslerine çaprazlama asıp sine-i millete dönmekten başka yapabilecekleri bir şey kalmamıştı.
Sadık ATANMIŞ Beyefendi, liste dışında kaldıktan sonra uzunca bir süre derin kederler içinde kulaç attı. Soyadı, seçimden önceki parlamenterlik dönemindeki haline denk düşüyordu: ATANMIŞ… Peki, şimdi kendisini nasıl tanıtacaktı? Bu kez ATANMAMIŞ mı demeliydi? İşi çok zordu. En iyisi psikolojik destek almak mıydı ne!
Sonunda bir doktora gitti, kendini “Ben Sadık ATANMIŞ, bu kez atanmamış milletvekili” diye tanıttı. Doktor, dikkatle baktı Sadık Beyefendi’nin gözlerine ve sükunetle: “Affedersiniz,” dedi, “Ben milletvekillerinin milletçe seçildiklerini, hizmetlerinden hoşnut kalınmazsa da bir daha seçilmediklerini sanırdım. Ne zaman oldu bu değişiklik? Milletvekilliği ne zamandan beri seçim yerine atanmayla kazanılıyor? Bunda bir yanlışlık mı var, ben mi yanlış anladım?”
Sadık ATANMIŞ Beyefendi, doktorla görüşmenin kendisine yarar sağlamayacağı kanaatine vardı. Çünkü doktor çağın çok çok gerisinde kalmıştı: İleri demokrasilerde parti genel başkanlarının büyük fedakarlıklarla millete vekiller atadıklarının, milletin öyle kendine vekil seçme gibi küçük işlerle uğraşmasına gerek kalmadığının farkında değildi. Böyle bir doktordan ne fayda beklenirdi ki?
Sadık ATANMIŞ (Bu kez atanmamış) Beyefendi içinde tarifsiz derin bir kederle doktorun odasından çıktı. Villasına dönerken, dört yıl sonra yapılacak seçimde yeniden millet vekilliğine atanmak için neler yapması gerektiğini düşünmeye koyuldu…
SAMİSTAN NE Mİ?
Bilindiği üzere, dilimizde ülke adları, ulus adlarına -İYE ya da –İSTAN ekleri ulanarak türetilir: Türk + iye = Türkiye, Yunan + istan = Yunanistan gibi… Samistan da böyle bir şey: Sam + istan = Samistan . Samların ülkesi yani!
Samlar kim mi? E, pes yani, nasıl bilmezsiniz! Altmış yıldan beri ruh gibi ahbabımız, dostumuz, akıl hocamız, stratejik ortağımız, eli beyzbol sopalı ağabeyimiz, patriotlu hamimiz, hoca efendimizi yıllardan beri Pensilvanya’da iaşe, ibate ve muhafaza edip dinimizin ayakta kalmasına vesile ve destek olan büyük hürriyet ve ileri demokrasi mücahitleri… Coniler yani. Hani şu Irak’ı işgal ederek milyonu aşkın insanı katleden, yüz binlerce Müslüman – Arap kadınını gayet demokratik ve hürriyetçi tecavüz yöntemiyle gebe bıraktıktan sonra, ülkelerine dönerlerken kendilerine devlet büyüklerimizce, hayırlı yolculuklar ve selametler dilenen Coniler işte…
Onlar, Samlar, Coniler yani, kendi ülkelerine ABD dedikleri için bizim de kendi ülkemize, devletimize ABD dememiz elbet yakışık almaz! Böyle bir şey onların isim haklarına, marka haklarına düpedüz tecavüz sayılır bu. Bu nedenle, bizim, kendi ülkemize onlarla akraba olduğumuzu gösterecek bir ad bulmamız artık farzdan da zorunlu farz olmuştur.
Bilindiği üzere, T.C., yani Türkiye Cumhuriyeti yakın zamana kadar devletimizin resmi adıydı ve bağımsız bir devlete sahip olmak ulusumuz için övünç nedeniydi. T.C. ibaresi ve Türk bayrağı bizim için ulusal varlığımızın, gücümüzün, bilincimizin simgeleriydi. Gerçi daha Nato’ya girdiğimiz günlerden beri yurdumuz için birilerince “Küçük Amerika” olmak bir hedef olarak belirlenmişti, ama biz bunu Amerika gibi bilimde ve teknolojide ilerleme olarak algılamıştık saftirikçe. Sam Amca’nın bizi öylece, fisebilillah, Allah rızası için yani, bilim , teknoloji, askerlik, tarım ve benzeri alanlarda geliştirmeye, kalkındırmaya, güçlendirmeye çalıştığını sanmış, kendi ordusunun ordu malı atıklarını askeri yardım diye, kendi tarlalarında artık işe yaramaz 150 kadar markada hurdası çıkmış sayısız traktörü hem de yedek parçalarını bile sağlamadan ovalarımıza tıkıştırmasını hayırlara vesile diye yorumlamıştık. Barış Gönüllüleri kılığında yurdumuza boca ettiği binlerce CIA ajanını el üstünde tutmuş, balla börekle beslemiştik tüm konukseverliğimizle ve onlar da kısa sürede ulusumuzun tüm ek yerlerini, halkımızın tüm zayıf noktalarını saptayıp CIA’ya postalamışlardı.
Bir yandan da eğitimimizle yakından ilgilenmişti Sam Amca’mız. Atatürk’ün bilimi esas alan eğitim anlayışını esas alan Tevhid-i Tedrisat Kanununu dejenere ve tasfiye etmek üzere gizli – açık girişimlerde bulunuldu, sağcı iktidarların destek ve gözetiminde yüz binlerce gencimiz laik devlete ve bilim eğitimine düşman olarak şartlandırıldı. Zaman içinde, Üniversitelerimizde kurtuluş savaşımıza düşman, İngiliz ve Amerikan sever birçok genç okunup üflenerek toplumun içine salıverildi. O gençlerimiz şimdi yurdun dört bucağında hakim, savcı, kaymakam, vali, emniyet müdürü, polis, mit elemanı v.b. gibi etkin makamlara yerleşmiş durumda. Komünizmle mücadele ve ilim yayma cemiyetleri dernekleri Sam amcanın direktifleri doğrultusunda T.C.’nin kuyusunu zevk ve heyecanla kazdılar. Bir yandan da CIA’nın yetiştirdiği işkenceciler, sıkıyönetim cezaevlerinde kurulan işkence merkezlerini kullanarak yurttaşlarımızın devletinden soğumasını, giderek nefret etmesini, ulusal değerlerden kopmasını başarıyla sağladılar. Peki, onlar bunu yaparken biz ne yaptık? Sahi, biz ne yaptık? Bu soru’nun, kendisini Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı, Atatürkçü ve insan sayan herkesin kendi kendine sormasında yarar vardır.
İçinde bulunduğumuz günlerde, bir yandan ABD tarafından örgütlenip silahlandırılan ve özel olarak eğitilen , otuz yılda en az kırk bin insanımızın ölümüne neden olan kanlı örgütün elebaşısının tahliye edilip örgütünün başına gönderilmeye çalışılırken bir yandan da o kanlı örgüt ve işbirlikçileriyle mücadele ettikleri ve Türk ordusunun ABD hizmetinden çıkarılmasını istedikleri için gözden düşen komutanlar zindanlarda çürütülmeye devam ediliyor. Öte yandan devlet kurumlarındaki kaymakamlık ve valiliklerdeki tabelalardan T.C.
İbareleri sökülmeye başlandı. Bu, artık devletin adının başındaki Türkiye Cumhuriyeti ibaresinin ortadan kaldırılması, Türkiye Cumhuriyeti’nin fiilen tasfiyesi anlamına gelmektedir.
Atatürk ve arkadaşlarının kurduğu Türkiye Cumhuriyeti devleti, Sam Amca’nın güdümündeki güçlerce cebren ve hile ile fiilen ortadan kaldırılmakta olduğuna göre, onun yıkıntısı üzerinde inşa edecekleri yeni devlete de herhalde hamilerine itaatin sembolü anlamında bir isim uyduracaklardır. Samistan, işte bu!
“Olmaz, olmaz!” mı diyorsunuz? Olur, olur! Bal gibi olur! Yeter ki siz göbeğinizi kaşımaya devam edin! Yeter ki siz, başınızı kaldırıp, “Ne oluyor?” diye anlamaya çalışmayın! Yeter ki siz, hoca efendi’nizin padişah adayınızın ne yapmaya çalıştığını, kime hizmet ettiğini anlamaya çalışmayın!
“SAYIN” DEMEK ZORUNDA MIYIZ?
“Sayın” sözcüğü, dilimizin en güzel sözcüklerinden biridir. Bir kişinin adından önce kullandığımız bu sözcük, adı geçenin saygıya değer olduğundan, yani dürüst, özü sözü bir olduğundan, bireylere ve topluma zarar verme eğiliminin bulunmadığından, insanlığın tüm olumlu niteliklerine sahip olduğundan… kısacası erdemli olduğundan emin bulunduğumuzu ifade eder. Bu nedenle, yalnızca gerçekten saygı değer kimseler için kullanmamız gereken “sayın” sözcüğünü bu sıfatı hak etmeyenlerin adlarından önce kullanmamız, bizim değerlerimize inanan, güvenen insanları söz konusu kimsenin kişiliğine kefil olduğumuz yanılgısına düşürebilir.
Birçok insan, gerçekte hiç saygı duymadıkları kimselerden söz ederken “sayın”
sıfatını kullanmayı nezaketten çok bir zorunluluk sayarlar. Bunu en çok yapanlar da politikacılardır. Gerçekte hiç saygı duymadıkları, kanlı bıçaklı oldukları rakiplerinden söz ederken çoğu kez söze “sayın …” diye başlar, sonra sayın diye andıkları kişinin tüm faullerini, tüm frikiklerini, tüm ayıplarını bağıra çağıra sayar dökerler. Sizleri bilemem ama ben bu tür konuşmaları artık dinleyemiyorum. Neden mi? Konuşmacıların bu sözlerini çok çelişkili buluyorum da ondan! Adama hem hırsız, ahlaksız, hem de “Sayın …” diyeceksiniz! Ben, sizin sözünüze güvenerek adamın hırsız mı, ahlaksız mı,
yoksa saygıdeğer olduğuna mı inanacağım? Olur iş mi bu yani?
Kişiler, toplumdaki yerleri ve değerleri ne olursa olsun, sonuç olarak birer varlıktırlar ve herkes gibi, her şey gibi yaşam hakları vardır. Bu hak, var olmaktan kaynaklanır. Ancak, var olmak, saygıdeğer olmak için elbet yeterli değildir. Saygıdeğerlik, doğuştan gelen bir nitelik değil, insanın hırsını, bencilliğini, öfkesini denetim altında tutabilme başarısının, imkanların ihtiyaç sahipleriyle karşılık beklenmeksizin paylaşılması iradesinin bir getirisidir.
Yazık ki insan kılıklı canlıların önemli bir bölümü henüz erdemlilik, başka bir deyişle saygınlık düzeyinde evrimleşememiştir. Davranışları bencilliklerinin, libidolarının, egolarının güdümünden, damgasından, biçimlendirmesinden kurtulamamıştır. Hak, adalet, hukuk, ahlak, özgürlük, dürüstlük, eşitlik, sözünde dururluk v.b. değerler onların dilinde birer takiyye malzemesinden başka bir anlam taşımaz. Böyleleri, göreve başlarken canları pahasına koruma yemini ettikleri değerleri, çıkarları gerektirdiğinde ayakları altına almakta bir an bile duraksamazlar. Uygun fiyat bulduklarında kendi anaları da dahil olmak üzere satamayacakları hiçbir şey yoktur. Vatan toprağı da, vatandaş kanı da, ulusal değerler de meslek ve insanlık onurları da onlar için alınıp satılabilir şeylerdir. Onlar, emperyalistlerle ulustan gizli hizmet sözleşmeleri yapmaktan diplomatik gurur duyarlar. Onlar, yurt içinde en yağlı sofralarda çanak yalamayı, yağlı sofra sahiplerini devletin şemsiyesi altına alıp kendilerini de o sofra sahiplerinin şemsiyeleri altına sığınarak kendileri ve sülaleleri için ömür boyu gelecek ve onur stokladıklarına inanırlar. Böylesi kişiler bir yolunu bulup halkın gözünde muteber makamlara tırmandılar diye gerçekten saygın mı oluyorlar yani? Elbet de hayır! Ne diyordu Ziya Paşa bir beytinde: “Bed asla necabet mi verir hiç üniforma? Zerduz palan ursan, eşek yine eşektir!” Ne demekti bu? “ Makam, rütbe aslı kötü olana asla saygınlık kazandırmaz! Nasıl ki sırtına altın semer koymakla eşeği eşeklikten çıkaramazsanız!”
Özetlemek gerekirse, yetkilerini, nüfuzlarını kötüye kullanarak kişisel ve siyasal çıkarlar sağlama yolunda kullanan, kendilerinin ve efendilerinin, yandaşlarının ve yalakalarının suçlarını, hırsızlıklarını örtbas eden, verdikleri sözlerin gereğini yapmayan, devletin, halkın ve yetimlerin haklarını hapır hupur yalayıp yutan, sonra da takiyye ile kendini dünyaya kahraman diye yutturmaya çalışan kimselerden “Sayın…” diye söz etmeyi her şeyden önce ne dediğini bilmezlik olarak, dilimize saygısızlık olarak değerlendiriyorum. İnsanlıktan uzak olanlara “sayın” demek bir yasal zorunluluk olmadığı gibi, nezaket gereği de değildir.
O halde “sayın” sıfatını gerçekten “sayın” olmayanlar için asla kullanmamalıyız! Kırda, çayırda, bayırda otlayan hayvanlara sayın at, sayın eşek, sayın deve denilmesinde elbet hiçbir sakınca yok, ama bir yolunu bulup bir yetkiyi gasp, bir makamı işgal ederek “Rabbena, hep bana!” duasını okumakta olanlara HAYIR! Çünkü onlar asla “sayın…” değil. Mayın, mayın! Hepsi mayın!
“SEN NEYMİŞSİN BE AAABİİİİİ!…”
Bir zamanlar çok söylenen, çok dinlenen, çok sevilen bir şarkısı vardı Sayın Mazhar ALANSON’un, “ Peki peki anladık!” diye başlayan. Sözleri şöyleydi:
“ Peki peki anladık / Her şeyden sen anlarsın / Her şeyi sen bilirsin / En güzel grubu sen kurdun / En güzel ritmi sen buldun / En iyi dalgıç sensin / En uzun filmi sen çektin / Peki peki anladık / En güzel sen bakarsın / En güzel sen ağlarsın / İlk önce sen başlattın / En evvel sen yavaşlattın / En uzağa sen gittin / En çabuk da sen döndün / Sen neymişsin be abi / En güzel sen gülersin / En güzel sen söversin / En güzel yemeği sen yaptın / En güzel kızı sen kaptın / Her şeyden sen anlarsın / Peki peki anladık / Sen neymişsin be abi!…”
Kendini herkesten akıllı, herkesten bilgili, herkesten güçlü… sanan, herkese akıl vermek, özel yaşamlarımızı bile yönetmek, ne zaman evleneceğimizi tayin ve kaç çocuk yapacağımızı dikte etmek hakkını ve yetkisini kendinde bulan, çevresine zorbaca hükmetmeye çalışan kişilik sorunlu kimseler görmüşsünüzdür. Böyleleriyle bir arada bulunmak felaketiyle karşılaştığımızda aklımıza gelen ilk şey, yakamızı elinden kurtarmak için geçerli bir neden bulup hemen mekan değiştirmektir. Çünkü tecrübeyle biliriz ki bize vereceği ipe sapa gelmez emirlerden sonra, kendi yapıp ettiklerini aşırı abartarak kim bilir kaçıncı kez anlatacak, anlatırken de dikkatimizi çekmek için elleriyle kolumuzu bacağımızı dürtükleyip duracaktır.
Kimi gün şansımız yaver gider, yakamızı kurtarmanın bir yolunu bulur, oradan hemen uzaklaşırız. Ancak bu her zaman bu kadar kolay olmaz… Biz daha kıpırdamaya vakit bulamadan hazret özgürlüğümüze el koyar ve her biri akla ziyan emirlerini, üstelik hiç anlamadığı mesleklerimizi nasıl icra etmemiz gerektiğini, çevredeki herkesin işlerini nasıl yapmalarını uygun gördüğünü… bağıra çağıra anlatmaya koyulur. Sonra da kendince üstün başarılarının öyküsünü üstelik dayanılmaz ölçülerde abartarak anlatır, anlatır… Biz ve dinleyicilerin bir çoğu, sıkıntıdan patlayarak dinlemek zorunda kalırız. Nezaketin gözü çıksın!
Tam da böyle durumlarda, aklımıza Mazhar ALANSON’un o güzelim şarkısı geliverir: “Sen neymişsin be aaabiii!” demek isteriz akıl hocamıza(!), Yaşam koçumuza (!). Ne ki yutkunur, susarız. Aklımıza geleni deyiversek kırılır mı, incinir mi’nin hesabına koyuluruz. Bir kez daha kör olası nezaket, sözümüzü boğazımıza tıkar.
Böylesi abilerin pek çoğu kenarda köşede kalsa da bir kısmı bir yolunu bulur, siyaset merdivenini kullanarak toplumun tepesine tırmanır, sesini duyurabildiği herkese yaşam koçluğu yapmaya soyunur. Nasıl olsa her şeyi en iyi bilen odur. O artık allame-i cihandır. Her alanda uzmanların da uzmanıdır. Yeri geldikçe ve gelmedikçe herkese akıllar, ayarlar, emirler verir. Yağdanlıkları kendisine hayranlıklarını, alkışlarını sunmakta yarışırlar. Onun akıllarını beğenmemek kimin haddine? Sonunda öylesine marazi bir özgüven geliştirir ki yakın çevresindekilere ve uzak çevresindekilere, kısacası herkese, herkese bağırıp çağırmaya, azarlamaya, fırça atmaya koyulur. Azarlanmaktan, fırçalanmaktan zevk alacak biçimde eğitilmiş yakın çevresi ne kadar da hoşlanır böyle aşağılanmaktan! Uzak çevredekilerse her gün biraz daha hoşnutsuzluk geliştirirlerse de sonsuz bir sabırla, “nezaketin gözü çıksın” diye yutkunurlar. Ancak pek sert birkaç muhalif çıkıp hazretin despotluğunu kınayabilir.
Lakin çocuklar? Çocuk ya bunlar, ne nezaket (!) eğitimi almışlar ne de sövüp saymalara, azarlara, fırçalara tahammülü öğrenmişler. Hazretin gözlerine gözlerine kırpmadan bakıp, düpedüz alaya alarak “Sen neymişsin be abi!” diye bağırmazlar mı? Bakın siz şu çocukların yaptığına! Ne demek şimdi bu “Sen neymişsin be aaabiii!” Herhalde “Sana inanmıyoruz!” demeye getiriyorlar. Ne kadar ayıp! Haydi bunlar çocuk diyelim, ya bunlara sahip çıkanlara ne demeli?
SOL NE, SOLCULUK NE Mİ
( Sevgili Mehmet LEVENTOĞLU’na… )
Bu yazının başlığını oluşturan soru, bu gün itibariyle en az dört milyon iki yüz yirmi bin kez yanıtlanmış internet ortamında. Ben, bunlardan herhangi birini burada yineleyip soruyu güya yanıtlamış olmayı kendime yakıştıramadığım gibi değerli okurlar açısından da zaman israfı sayarım.
Bu nedenle doğa tarihinin, dirimbilimi verilerinin, evrim bilimi verilerinin,
İnsan denilen şu her şeyin kendisi için yaratılmış olduğuna inanacak kadar megaloman canlı türünün Afrika savanlarında ilk kez arka ayakları üzerinde dikilip çevresine tepeden bakmaya başladığı günden uzayın derinliklerinde cirit atmaya koyulduğu günümüze değin yapıp ettiklerine dair yazılanların hasbelkader okuyabildiğim birkaç sayfasından şu her gün biraz daha yaşlanan, eskiyen beynimin kıvrımları arasında her nasılsa kalabilmiş bilgi kırıntılarını değerlendirerek sol ve solculuk üzerine kendimce doğru sözler söylemeğe çalışacağım:
Bilindiği üzere, dünyanın ve üzerindeki canlı – cansız varlıkların nasıl ortaya çıktıklarına dair sorular ve görüşler, insanın kendisini ve çevresini var hissetmesiyle birlikte düşün dünyasında ortaya çıkmış, zamana ve çevreye ayak uydurarak biçim ve içerik değiştiregelmiştir. Bir çevrede ve bir dönemde çoğunlukça benimsenen bir görüş, zamanın ve değişen yaşam koşullarının aşındırmasıyla eski değerini yitirip eleştirilere konu olmaya başlayınca zeka düzeyleri düşük müminlerinin ezberleri bozulmuş, ezberleri bozulan bu kişiler o köhnemiş ezberlerini eleştirip yıkmaya çalışan kişilere karşı açıkça savaşlar açarak muhafazakarlık denilen akıldışılığı yaşatmaya çalışmışlar, bunun için canlara kıymaktan çekinmemişlerdir. Ne var ki, muhafazakarlar ne derlerse desinler, ne yaparlarsa yapsınlar, nüfusun artışı ile birlikte besin gereksiniminin, barınma ve giysi gereksiniminin, su gereksiniminin, araç gereç ve topluca avlanma, savunma ve savaşma v.b. gereksinimlerinin zorlamasıyla insanlar önceleri mağaralarda, ağaç kovuklarında yaşamakta iken söz konusu zorlayıcı nedenlerle zaman içinde ateşi kullanmayı ve sürekli olarak ellerinin altında bulundurmayı, su kaynaklarının çevresinde taşı, çamuru ve başka malzemeyi kullanarak en ilkel düzeyde barınaklar yapıp yerleşik yaşama geçmeyi becermişlerdir.
Yerleşik yaşam demek, ilkel toplayıcı ve avlayıcı ekonomiden tarım ve hayvancılık ekonomisine geçiş demektir. Tarım ve hayvancılık bir yandan besinin günlük tüketimden arta kalanın stoklanması olanağını sağlayıp yaşamı görece kolaylaştırırken, bir yandan da yağmacılığın, üreticilerin mallarına çala çırpa ya da talan yöntemiyle el koymanın yollarını açmıştır.
Bu dönem, kuşku yok ki tarım ve hayvancılıkla geçimini sağlamaya çalışanları bir yandan sürülerini ve ürünlerini talancılardan korumak için bir yandan bireysel önlemler geliştirmeye zorlarken, bir yandan da üreticileri örgütlü savunmaya, yani ilk kamusal silahlı örgütlenmelere giden yolları açmıştır.
SOLCULUK DİYE BİR ŞEY…
Belleğim beni yanıltmıyorsa, sekiz – on yaşlarımdaydım. Bir yaz günüydü. Evimizin yakınındaki köy camiinin önünden geçerken, yolun kenarındaki telefon direğine bağlanmış iki öküz ve elindeki sopayla hayvanları zalimce döven bir adam gördüm. Gördüğümün insanlıkla bağdaşamayacağını algılayabiliyordum ama yaşım da başım da olaya müdahale etmeye elvermiyordu. O sırada caminin kapısı açıldı ve cemaat birer ikişer dışarı çıktı. Büyük bir sevince kapıldım, çünkü işte yetişkin insanlar olaya müdahale edecek, bu iğrençliğe son vereceklerdi.
Beklediğim gibi olmadı. Adamlar eli sopalıya sorup öküzlerin komşu köyden birine ait olduğunu, başlarında çoban bulunmadığı için bizim köyün tarlalarına girip zarar verdiklerini öğrenince, sopayı sırayla ellerine alıp hayvanlara vurmaya devam etmelerini dehşetle izledim. Bu olay, benim iç dünyamı yerle bir eden depremlerin ilki ve belki de en etkililerinden biridir.
Yine aynı yıllardan birinde, bir sonbahar günü, köyümüzün sokaklarında dolaştırılan yedi – sekiz kadar çakal gördüm. Çakallar birbirlerine telefon teliyle bir küme halinde bağlanmış durumdaydı. Çakalları adeta sürüklercesine dolaştıran kahraman(!), onları ormanda kurduğu kapanlarla tek tek yakaladığını, hepsini birbirine bağlayıp görüldüğü üzere zararsız hale getirdiğini, cezalandırmak için de üzerlerine gazyağı döküp ateşe verdiğini, ancak tüyleri derilerine kadar yanmış olsa bile işte hala canlı olduklarını, kim bilir kaç davarımızı yemiş olan bu çakalları taşa tutarak öldürmemiz gerektiğini söylüyor ve halktan ödül istiyordu. Arada, canlıları yakarak öldürmenin günah olduğunu söyleyen cılız sesler duyulsa da çoğunluğun o kahramana(!) övücü sözler söylediğine, korkunç titremelerle, iniltilerle can çekişen zavallı hayvanları taşa tutmasına tanık oldum. Bu da çocuk dünyamı yerle bir eden ikinci büyük deprem oldu…
Zaman içinde yaşadığım ya da tanığı olduğum bir çok olay bana insanların çıkarlarını doğrudan ya da dolaylı olarak ilgilendiren durumlarda hayvanlara ve başka insanlara karşı gözlerini kırpmadan zalimce davranabileceklerini, birçok insanın da böylesi durumlar karşısında zulme karşı çıkmaktansa zalimi desteklemeyi kendi çıkarlarına uygun bulabileceklerini öğretti.
“ŞİMDİKİ AKLIM OLSAYDI…”
Geçmişinizi gözden geçirdiğinizde “Şimdiki aklım olsaydı…” dediğiniz olur mu hiç? Ya da böyle denildiğine tanık oldunuz mu?
Geçmişimizi, geçmişte o günkü bilgi, deneyim birikimi ve değer yargılarımızla yaptığımız değerlendirmelerimizi, verdiğimiz kararları ve eylemlerimizi bugünkü bilgi, deneyim birikimi ve değer yargılarımızla yeniden gözden geçirdiğimizde çoğu kez “Şimdiki aklım olsaydı…” demek zorunda kalırız.. Çünkü yeni ölçülerimizle yaptığımız değerlendirme bizi eski değerlendirmemizin yanlış olduğu, eksik olduğu, haksız olduğu… sonucuna götürmüştür. İçimizde bir kusurluluk duygusu, yürek burkucu bir pişmanlık kıpırdanmaya başlamıştır. Bu durumda ağzımızdan çıkıveren “Şimdiki aklım olsaydı…” sözü bazen muhatabı belirsiz bir özür dileme beyanı, bazen bir pişmanlık çığlığıdır.
Her ne kadar “Son pişmanlık fayda etmez.” gibi bir sözümüz var ise de, “Şimdiki aklım olsaydı.” diye ifade edilen pişmanlığımızın tümden faydasız olduğu söylenemez. Geçmişte doğru olduğu sanısıyla yaptığımız birtakım şeylerin yanlış olduğunu fark etmemiz, kuşkusuz ki bizi yanlışlarımızı tekrardan alıkoyacaktır. Bu da bir kazanımdır. Geçmişteki yanlışlarımızla birilerine haksızlık ettiğimizin farkına varmak bizi geç de olsa onlardan özür dilemeye, hatalarımızdan dönmeye yönlendirirse, bizi hatalarımızı düzeltmeye yönlendirebilirse bu az şey midir?
“Şimdiki aklım olsaydı…” noktasına gelmek, bizim geçmişe göre daha doğru düşünme, daha doğru karar verebilme ve davranabilme konusunda olumlu gelişmeler gösterdiğimizi ortaya koyar. Bu gelişmeleri bilgi ve deneyimlerimizin artmasına borçlu olduğumuz açıktır. Cumhuriyet dönemimizin yetiştirdiği en büyük değerlerden biri olan Uğur MUMCU’nun vurguladığı gibi, herhangi bir konuda yeterli bilgi birikimimiz olmadan o konuda doğru fikirler üretmemiz mümkün değildir. Bilmediğimiz konularda ortaya attığımız fikirler kaçınılmaz olarak ya saçma sapan şeyler ya da başkalarınca bize ezberletilmiş düzmecelerdir. En iyisi, bilmediğimiz konularda biliyormuşuz gibi yaparak saçmalamak ya da bize ezberletilen düzmeceleri tekrarlamak yerine üstünde konuşma gereğini duyduğumuz konularda yeterince bilgilendikten sonra düşüncemizi açıklamak ya da tavır koymaktır. Böyle yaptığımızda “Şimdiki aklım olsaydı…” pişmanlığına daha az düşeriz.
“Şimdiki aklım olsaydı…” noktasına gelmenin bir faydası da yanlışlarımızın kötü niyetimizden değil, eksik bilgi ve deneyimlerden kaynaklandığını anlamak ve bunun bizim için olduğu kadar başkaları için de insani bir durum olduğunu fark etmek, böylece kendimizi de, başkalarını da bağışlayabilmektir. Bağışlamak, affetmek, hoş görmek
erdemdir, olgunluktur, büyüklüktür. İnsana da bu yakışır.
ŞU İNSAN DEDİĞİMİZ NEYİN NESİ ?
Şu insan denilen varlık, bir alem! Hiç bir konuda yetinmek nedir, bilmiyor. Hep daha çok, daha çok edinmek, daha çok bilmek… istiyor. Peki, herkes mi böyle? Yok canım, insanların çoğu bilme isteklerini ilk çocukluk çağlarında zır cahil büyüklerinin önlerine koydukları ezberlerle, engellerle tümden yitiriyorlar. Böylece sureta insan olarak kalanlar, önlerine konulan engelleri aşmaya çalışmak yerine, her şeyin nedenini, nasılını araştırmaya, anlamaya çalışanları kendilerine can düşmanı sayıyor, bin türlü saldırıyla, çamur atmayla kendileri gibi karanlıkta tutmaya çalışıyorlar. Aforoz ediyorlar, dışlıyorlar, işsiz bırakıyorlar, daha olmazsa ateşe veriyorlar…
Ne var ki karanlık yanlılarının bütün zulüm ve vahşetlerine karşın, bilme, anlama merakları yok edilemeyen az sayıda gerçekten insanlaşmış insanlar da yollarından asla döndürülemiyorlar.
İşte kendilerini bilime adamış az sayıdaki üstün cesaret ve üstün zekâ sahibi böyle insanların bilimsel araştırmaları sayesindedir ki, insanlık, bugün bir yandan gen mühendisliğiyle canlı varlıkların türsel geçmişlerini günümüzdeki hallerinden üç buçuk milyar yıl öncesine, tek hücreli ilk canlıya kadar geriye giderek inceleyip canlılığın var oluş ve türleşme serüvenini saptar ve genlere insanlık yararına olacağı umuduyla müdahale etme günce ulaşırken öte yandan da uzayda yapılan gözlemlerle içinde bulunduğumuz evrenin yaklaşık on dört buçuk milyar yıl önce gerçekleşen büyük patlamayla şimdiki serüvenine başladığını, büyük patlamanın ilk anında hidrojen elementinin ortaya çıktığını, hidrojeni helyumun izlediğini, süreç içinde şimdilik bilindiği kadarıyla element çeşidinin 118’e ulaştığını, elementlerin yer yer kümelenerek birbirleriyle ya da bağ kurabildikleri başka elementlerle birleşerek molekülleri, moleküllerin birleşip yoğunlaşarak gök cisimlerini oluşturduğunu, bu cisimlerin, çevrelerindeki daha küçük oluşumları çekim güçleriyle kendi kütlelerine katarak büyüyüp devasa boyutlar kazandığını, giderek uzayın milyarlarca galaksiyi kapsayan bir kozmolojik kaosa dönüştüğünü, bu galaksilerden birinin de Dünya’mızın da içinde bulunduğu Samanyolu galaksisi olduğunu belirlemişlerdir.
Bilim insanları, uzaya dönük incelemelerinde Güneş’imizin Samanyolu galaksisindeki milyarlarca güneşten biri olduğunu, Dünya’mızın dört buçuk milyar yıl kadar önce soğuyarak bugünkü biçimini almaya başladığını, merkezindeki nükleer cehennemden kaynaklanan volkanik patlamalarla uzaya püsküren su buharının soğuyarak yağmurlar şeklinde kızgın yeryüzüne döndüğünü, bu sürekli yağışların yeryüzünü yeterince soğutmasıyla yağmur sularının çukurlarda birikmeye başladığını, bu sürecin zamanla bir yandan yeryüzünün yaklaşık dörtte üçünü denizlerle örterken bir yandan da atmosferin tıka basa su buharıyla ve çeşitli gazlarla dolmasını sağladığını, yoğun su buharının yol açtığı yağışların soğuyan yeryüzünü aşındırıp eriterek denizleri sayısız moleküllerle adeta bir molekül çorbasına döndürdüğünü, yine yağışlar sırasında oluşan sayısız yıldırımın o moleküllerin kimyasal yapılarını sürekli olarak etkileyip değiştirdiğini, öte yandan güneşten gelen ultraviyole ışınlarının hiçbir engelle karşılaşmadan yeryüzüne ulaşarak yıldırımlardan sürekli olarak etkilenmiş molekülleri parçalamaya devam ettiğini, bu kargaşa içinde günümüzden üç buçuk milyar yıl kadar önce, kimi moleküllerin tesadüfen ilkel hücrelere dönüştüğünü, böylece yer kürede biyoloji biliminin (dirimbilimin) ve zamanla botanik biliminin, zoolojinin, biyokimyanın, biyofizik’in ve daha birçok bilim dalının konusunu oluşturacak yepyeni bir sürecin başladığını saptamışlardır.
Mikroskobun bilim insanlarının hizmetine girmesiyle dirimbilim hızla gelişmiş, canlılığın önce çekirdeksiz hücrelerin, sonra çekirdekli hücrelerin ortaya çıktığı, süreç içinde kimi hücrelerin birleşmesiyle tek hücreli yaşamın çok hücreli yaşama evrildiği, çok hücreli yaşamın denizlerden karalara da yayılarak zaman içinde değişik biçimler aldığı, bitkisel ya da hayvansal özellikler ve biçimler geliştirdiği, denizlerden (su ortamından) sonra kara ortamında ya da hem suda hem kara ortamında (amfibianlar- çift yaşamlılar) yaşayabilen, belirli iklim ve beslenme koşullarında hızla gelişen, çoğalan kimi bitki ve hayvan türlerinin zamanla ortaya çıkan değişikliklere uyum sağlayamama nedeniyle yok olup gittiği, uyum sağlayabilenlerin ise varlıklarını sürdürebildikleri saptanmıştır.
Yerkürede belirli aralıklarla yaşanan buzul çağlarının, büyük göktaşı felâketlerinin kimi canlı türlerinin tümden yok oluşlarını hazırladığı da bilim insanlarının ortaya çıkardığı bilgiler arasındadır.
Bilim insanlarının bir yandan en gelişmiş teleskoplarla, öte yandan çok gelişmiş elektron mikroskoplarla inceleyerek ortaya çıkardıkları “var oluş öyküsü” bing-bang’dan türeyen hidrojen atomuyla başlayıp kesintisiz fizikokimyasal süreçlerle devam eden ve üç buçuk milyar yıl kadar önce tesadüfen, çekirdeksiz tek hücre biçiminde başlayan ve o günden bu yana sürüp gelen varoluş savaşımı, o günden bu yana binlerce kez karşılaştığı yok olma tehlikelerine karşın denizlerin en derin çukurlarından karaların en yüksek noktalarına kadar gerek çevre koşullarına uyum sağlayabildiği, gerekse çevrenin ısı, ışık ve beslenme koşullarını kendisine uydurabildiği ölçüde varlığını sürdüregelmiştir.
Canlı türleri üzerinde yapılan bilimsel araştırmalar süregeldiğinden, dünyada halen var olan canlı türü sayısı hakkında kesin bir şey söylenemez. Ancak bilim insanları bu güne dek yaklaşık 2.500.000 dolayında türsel tanımın yapıldığını, tanımı henüz yapılamayanlarla birlikte karada ve denizlerde bilinen 8.800.000 kadar canlı türünün bulunduğunun tahmin edildiğini söylemektedirler. Canlı türlerinin, insanın yarattığı kimyasal ve nükleer hızlı kirlenme nedeniyle ekolojik ortamlarını hızla yitirmeye başladıkları, bir yandan ozon tabakasının hızla delinip yok olması, bir yandan küresel ısınma nedeniyle buzul tabakalarının hızla erimesi sonucunda yok olma tehlikesiyle karşılaştıkları artık tüm dünyaca bilinen bir gerçek. Ozon tabakasının hızla incelmesinin ultraviyole
Işınlarına maruz kalan insanlarda cilt kanserine yol açtığı hatırlanırsa tehlikenin büyüklüğü belki daha kolay anlaşılabilir.
Dünyadaki canlılığı inceleyen çeşitli dirimbilimciler, bu incelemelerini pek çok konuda özelleştirmişler, çalışmalarıyla botanik, zooloji, anatomi, fizyoloji, embriyoloji, sitoloji, histoloji, genetik, moleküler biyoloji, ekoloji, taksonomi, mikrobiyoloji, parazitoloji, biyokimya, uzay biyolojisi, entomoloji, mikoloji ve taksonomi gibi dirimbilim alt dallarının gelişmesini sağlamışlardır.
Dirimbilimin alt dallarından biri olan taksonomi alanında ilk büyük bilim insanı olan Carl Von Linnaeus’a ve onun izleyicisi olan diğer bilim insanlarına ve bunlar arasında yer alan, yurttaşımız olmasından büyük gurur duyduğumuz Prof. Dr. Ali DEMİRSOY’a göre, İNSAN: HAYVANLAR ALEMİNİN < ÇOK HÜCRELİLER ALT ALEMİNİN < KORDATALILAR ŞUBESİNİN < OMURGALILAR ALT ŞUBESİNİN < MEMELİLER SINIFININ < PLASENTALI MEMELİLER ALT SINIFININ < PRİMAT TAKIMININ < ANTHROPOİDEA ALT TAKIMININ < HOMİNOİDEA ÜST AİLESİNİN < HOMİNİDEA AİLESİNİN < HOMO CİNSİNİN < SAPİENS TÜRÜNÜN < YAŞAYAN IRKLAR ALT TÜRÜNDE yer alır.
Yukarıda da değinilmeye çalışıldığı gibi, günümüz insanının genetik yapısı geriye doğru incelendiğinde köken olarak diğer tüm canlılarla, ortak ata olan tek hücreli ilk canlıda buluştuğu görülür. Başka bir deyişle, bitkilerle, hayvanlarla, bitki mi hayvan mı olduğuna karar verilemeyen mikroskobik canlılarla genetik bağlarınızın bulunduğu, canlı türleri olarak diğerlerinden üstünlük, onurluluk iddiamızın her türlü dayanaktan yoksun olduğu, savunma ve beslenme zorunluluğu olmadıkça hiçbir canlıya kıymamızın doğru olmadığı ayan beyan ortadadır.
TEMİZİLİK GÖNÜLLÜSÜ
Kocapınar’ı çevreleyen devasa çınar ağaçları usul usul soyundu. Çevredeki dutlar, erikler, kavaklar da öyle. Sonbaharın renkleri artık yerlerde sürünüyor. Köyümüzün temizlik gönüllüsü Recep ne kadar gayret etse de meydanı örten, toplandıkça yine örten, yine örten kuru yaprak yağmuruyla baş edemiyor.
Recep, kendisini meydanın ve sokakların temizliğinden sorumlu sayıyor. Mevsim boyunca topladığı kuru yaprakları meydanın bir köşesine yığıyor, sonra bazen ücretini kendi cebinden ödeyerek kiraladığı bir traktörle bunları köyün dışına taşıyıp döküyor, bazen de yaprak yığınını yakarak yok etmeye çalışıyor. Tabii bu durumda ortalık duman altında kalıyor. Recep’in dumandan rahatsız olanlardan işittiği azarın bini bir para..
Recep, Kocapınar meydanından topladığı kuru yaprakları ve sair çöpü köyün dışına taşıtmak için harcadığı parayı nereden buluyor? Kuşkusuz, çalışıp kazanıyor. Recep, 5 – 10 lira günlük ücret karşılığında kiremit aktarıyor, tarla ve bahçe temizliyor, yapabileceği her işi yapıyor. Çoğu zaman da hiç ödenmeyen bu ücretlerinden biriktirdiği para ile kiralıyor köyün çöpünü taşıtacağı traktörü. Başka işçilerin 35 – 40 lira ücret aldıkları günümüzde kendisine 5 – 10 lira günlük ücret ödenmesine neden razı olduğunu soranlara acı bir tebessümle karşılık veriyor: Beni çalıştıranlar tam gündelik verdiler de ben almadım mı? Demek ki benim o kadarını hak ettiğimi düşünüyorlar. Koskoca hacılar, ağalar, benim hakkımı mı yiyecekler?
Toplumumuzda, özellikle köylerimizde Recep gibileri çok. Hiçbir sosyal güvencesi olmayan, yeterli eğitimi ve mesleki bilgi ve beceriyi kazanma olanağı bulamamış.
YALANCI ÇOBAN’IN KOYUNLARI
Çok bilinen öyküdür: Vaktiyle çobanın biri durup dururken “Yetişin köylüler, sürüye kurt saldırdı!” diye bağırmış, köylü silahlanıp yardıma koşunca çoban gülerek şaka yaptığını söylemiş. Bu şakasını birkaç gün arayla birkaç kez tekrarlayıp aklı sıra halkı işletince kendisine duyulan güven usul usul tükenmiş. Derken bir gün sürüye gerçekten kurt saldırınca Yalancı Çoban, “Yetişin köylüler, sürüye kurt saldırdı!” diye feryat ettiyse de yardıma gelen olmamış. Çünkü kendisine inanan kalmamış.
Sonuç: Olan zavallı sürüye olmuş.
Bu öykünün yazıldığı çağda çobanlar sahici çoban, sürüler gerçekten sürü, köylüler de gerçekten köylü imiş, art arda birçok kez kandırılabilseler de, sonunda işin farkına varabilirlermiş.
Zamanla her şey gibi çobanlar da, sürüler de , köylüler de değişmiş. Çobanlar kurtlarla, kasaplarla işbirliği yapmayı, kurtlar insan suretinde görünmeyi öğrenmişler. Sürülerin bazı bireyleri ise insan suretine bürünmeyi becerebilmiş. Köylülerse sürülerini çobanlara teslim etme huyundan vaz geçememişlerse de bir kısmı çobanların pek güvenilir olmayabileceğini düşünmeye başlamışlar..
Bundan dolayı günümüzde ilk bakışta kimin ne olduğunu anlayıvermek öyle kolay değil. Ortalıkta dolaşanların bir çoğu şeklen insan suretinde olsalar bile aklen bir bölüğü yazık ki koyun kıvamında. Bu kesim, kendilerini büyük meydanlarda ya da ekran karşısında veya sözüm ona sohbet odalarında toplayıp nutuklar atanları yerine göre huşu içinde göz yaşları dökerek ya da coşkuyla, avuçlarını patlatırcasına alkışlayıp dinlerler. Kendilerine söylenenlerin doğru mu, yanlış mı, daha kötüsü yalan mı olduğunu asla sorgulamazlar. Çünkü konuşmacıların kendilerine Tanrı tarafından lütfen gönderilmiş kurtarıcı çobanlar olduklarına bütün kalpleriyle inanırlar. Bu kutsal(!) çobanlar için kefene bürünüp meydanlara çıkanları bile olur. Çobanın halka yalan söylediğini ortaya atanlara karşı palalarıyla, meşe odunlarıyla saldırmaktan histerik bir zevk alırlar. Bu saldırıları bir çeşit cihat duygusu içinde gerçekleştirirler.
Mağduriyet iddiası, sürüleri en çok etkileyen yalanlardan olduğu için, çobanların etkili yalanlar listesinin en başında yer alır. Sürü bireyleri mağduriyet mavallarını tam bir imanla dinler ve anlatılan her şeye tam bir imanla inanır. Örneğin, hiçbir kanıt gösterilememiş olsa da, Taksim Gezisi olaylarında camide bira içildiği yalanına hâlâ inananların sayısı şaşırtıcı derecede çoktur. Bir türbanlı bacımıza üstleri çıplak seksen kadar eylemcinin saldırıp üstüne işedikleri yalanı çobanlar tarafından binlerce kişinin önünde söylendiği halde bu güne dek hiçbir kanıt gösterilememesine karşın hâlâ pek çok inananı vardır v.s., v.s. Çobanın gündeminde “Bu gün” yok! O, sürüsüne ya seksen yıl öncesine dair yalanları, mavalları, ya da uzak geleceğe dair çılgın projeler adını verdiği düzmeceleri anlatıp duruyor. Ha, bir de mağduriyetine dair bayat acındırık tekerlemelerle dolanıyor ortalıkta. Zavallı sürüsü de yutuyor bunları iki gözü iki çeşme ve kefenlere bürünüp takılıyor peşine… O kadar ki, dolarlarla, eurolarla dolu ayakkabı kutularını, para kasası dolu yatak odalarını görmüyor gözleri, para sayma makinesinin yatak odasında ne işi var diye sormuyor!..
Çobanların uygulattığı sürüleştirici eğitim boşuna mı? Bilimi temel alan eğitim programlarının dışlanması boşuna mı?