ŞU İNSAN DEDİĞİMİZ NEYİN NESİ ?

Şu insan denilen varlık, bir alem! Hiç bir konuda yetinmek nedir, bilmiyor. Hep daha çok, daha çok edinmek, daha çok bilmek… istiyor. Peki, herkes mi böyle? Yok canım, insanların çoğu bilme isteklerini ilk çocukluk çağlarında zır cahil büyüklerinin önlerine koydukları ezberlerle, engellerle tümden yitiriyorlar. Böylece sureta insan olarak kalanlar, önlerine konulan engelleri aşmaya çalışmak yerine, her şeyin nedenini, nasılını araştırmaya, anlamaya çalışanları kendilerine can düşmanı sayıyor, bin türlü saldırıyla, çamur atmayla kendileri gibi karanlıkta tutmaya çalışıyorlar. Aforoz ediyorlar, dışlıyorlar, işsiz bırakıyorlar, daha olmazsa ateşe veriyorlar…

Ne var ki karanlık yanlılarının bütün zulüm ve vahşetlerine karşın, bilme, anlama meraklarını yok edilemeyen az sayıda gerçekten insanlaşmış insanlar da yollarından asla döndürülemiyorlar.

İşte kendilerini bilime adamış az sayıdaki üstün cesaret ve üstün zekâ sahibi böyle insanların bilimsel araştırmaları sayesindedir ki, insanlık, bugün bir yandan gen mühendisliğiyle canlı varlıkların türsel geçmişlerini günümüzdeki hallerinden üç buçuk milyar yıl öncesine, tek hücreli ilk canlıya kadar geriye giderek inceleyip canlılığın var oluş ve türleşme serüvenini saptar ve genlere insanlık yararına olacağı umuduyla müdahale etme günce ulaşırken öte yandan da uzayda yapılan gözlemlerle içinde bulunduğumuz evrenin yaklaşık on dört buçuk milyar yıl önce gerçekleşen büyük patlamayla şimdiki serüvenine başladığını, büyük patlamanın ilk anında hidrojen elementinin ortaya çıktığını, hidrojeni helyumun izlediğini, süreç içinde şimdilik bilindiği kadarıyla element çeşidinin 118’e ulaştığını, elementlerin yer yer kümelenerek birbirleriyle ya da bağ kurabildikleri başka elementlerle birleşerek molekülleri, moleküllerin birleşip yoğunlaşarak gök cisimlerini oluşturduğunu, bu cisimlerin, çevrelerindeki daha küçük oluşumları çekim güçleriyle kendi kütlelerine katarak büyüyüp devasa boyutlar kazandığını, giderek uzayın milyarlarca galaksiyi kapsayan bir kozmolojik kaosa dönüştüğünü, bu galaksilerden birinin de Dünya’mızın da içinde bulunduğu Samanyolu galaksisi olduğunu belirlemişlerdir.

Bilim insanları, uzaya dönük incelemelerinde Güneş’imizin Samanyolu galaksisindeki milyarlarca güneşten biri olduğunu, Dünya’mızın dört buçuk milyar yıl kadar önce soğuyarak bugünkü biçimini almaya başladığını, merkezindeki nükleer cehennemden kaynaklanan volkanik patlamalarla uzaya püsküren su buharının soğuyarak yağmurlar şeklinde kızgın yeryüzüne döndüğünü, bu sürekli yağışların yeryüzünü yeterince soğutmasıyla yağmur sularının çukurlarda birikmeye başladığını, bu sürecin zamanla bir yandan yeryüzünün yaklaşık dörtte üçünü denizlerle örterken bir yandan da atmosferin tıka basa su buharıyla ve çeşitli gazlarla dolmasını sağladığını, yoğun su buharının yol açtığı yağışların soğuyan yeryüzünü aşındırıp eriterek denizleri sayısız moleküllerle adeta bir molekül çorbasına döndürdüğünü, yine yağışlar sırasında oluşan sayısız yıldırımın o moleküllerin kimyasal yapılarını sürekli olarak etkileyip değiştirdiğini, öte yandan güneşten gelen ultraviyole ışınlarının hiçbir engelle karşılaşmadan yeryüzüne ulaşarak yıldırımlardan sürekli olarak etkilenmiş molekülleri parçalamaya devam ettiğini, bu kargaşa içinde günümüzden üç buçuk milyar yıl kadar önce, kimi moleküllerin tesadüfen ilkel hücrelere dönüştüğünü, böylece yer kürede biyoloji biliminin (dirimbilimin) ve zamanla botanik biliminin, zoolojinin, biyokimyanın, biyofizik’in ve daha birçok bilim dalının konusunu oluşturacak yepyeni bir sürecin başladığını saptamışlardır.

Mikroskobun bilim insanlarının hizmetine girmesiyle dirimbilim hızla gelişmiş, canlılığın önce çekirdeksiz hücrelerin, sonra çekirdekli hücrelerin ortaya çıktığı, süreç içinde kimi hücrelerin birleşmesiyle tek hücreli yaşamın çok hücreli yaşama evrildiği, çok hücreli yaşamın denizlerden karalara da yayılarak zaman içinde değişik biçimler aldığı, bitkisel ya da hayvansal özellikler ve biçimler geliştirdiği, denizlerden (su ortamından) sonra kara ortamında ya da hem suda hem kara ortamında (amfibianlar- çift yaşamlılar) yaşayabilen, belirli iklim ve beslenme koşullarında hızla gelişen, çoğalan kimi bitki ve hayvan türlerinin zamanla ortaya çıkan değişikliklere uyum sağlayamama nedeniyle yok olup gittiği, uyum sağlayabilenlerin ise varlıklarını sürdürebildikleri saptanmıştır.

Yerkürede belirli aralıklarla yaşanan buzul çağlarının, büyük göktaşı felâketlerinin kimi canlı türlerinin tümden yok oluşlarını hazırladığı da bilim insanlarının ortaya çıkardığı bilgiler arasındadır.

Bilim insanlarının bir yandan en gelişmiş teleskoplarla, öte yandan çok gelişmiş elektron mikroskoplarla inceleyerek ortaya çıkardıkları “var oluş öyküsü” bing-bang’dan türeyen hidrojen atomuyla başlayıp kesintisiz fizikokimyasal süreçlerle devam eden ve üç buçuk milyar yıl kadar önce tesadüfen, çekirdeksiz tek hücre biçiminde başlayan ve o günden bu yana sürüp gelen varoluş savaşımı, o günden bu yana binlerce kez karşılaştığı yok olma tehlikelerine karşın denizlerin en derin çukurlarından karaların en yüksek noktalarına kadar gerek çevre koşullarına uyum sağlayabildiği, gerekse çevrenin ısı, ışık ve beslenme koşullarını kendisine uydurabildiği ölçüde varlığını sürdüregelmiştir.

Canlı türleri üzerinde yapılan bilimsel araştırmalar süregeldiğinden, dünyada halen var olan canlı türü sayısı hakkında kesin bir şey söylenemez. Ancak bilim insanları bu güne dek yaklaşık 2.500.000 dolayında türsel tanımın yapıldığını, tanımı henüz yapılamayanlarla birlikte karada ve denizlerde bilinen 8.800.000 kadar canlı türünün bulunduğunun tahmin edildiğini söylemektedirler. Canlı türlerinin, insanın yarattığı kimyasal ve nükleer hızlı kirlenme nedeniyle ekolojik ortamlarını hızla yitirmeye başladıkları, bir yandan ozon tabakasının hızla delinip yok olması, bir yandan küresel ısınma nedeniyle buzul tabakalarının hızla erimesi sonucunda yok olma tehlikesiyle karşılaştıkları artık tüm dünyaca bilinen bir gerçek. Ozon tabakasının hızla incelmesinin ultraviyole
Işınlarına maruz kalan insanlarda cilt kanserine yol açtığı hatırlanırsa tehlikenin büyüklüğü belki daha kolay anlaşılabilir.

Dünyadaki canlılığı inceleyen çeşitli dirimbilimciler, bu incelemelerini pek çok konuda özelleştirmişler, çalışmalarıyla botanik, zooloji, anatomi, fizyoloji, embriyoloji, sitoloji, histoloji, genetik, moleküler biyoloji, ekoloji, taksonomi, mikrobiyoloji, parazitoloji, biyokimya, uzay biyolojisi, entomoloji, mikoloji ve taksonomi gibi dirimbilim alt dallarının gelişmesini sağlamışlardır.

Dirimbilimin alt dallarından biri olan taksonomi alanında ilk büyük bilim insanı olan Carl Von Linnaeus’a ve onun izleyicisi olan diğer bilim insanlarına ve bunlar arasında yer alan, yurttaşımız olmasından büyük gurur duyduğumuz Prof. Dr. Ali DEMİRSOY’a göre, İNSAN: HAYVANLAR ALEMİNİN < ÇOK HÜCRELİLER ALT ALEMİNİN < KORDATALILAR ŞUBESİNİN < OMURGALILAR ALT ŞUBESİNİN < MEMELİLER SINIFININ < PLASENTALI MEMELİLER ALT SINIFININ < PRİMAT TAKIMININ < ANTHROPOİDEA ALT TAKIMININ < HOMİNOİDEA ÜST AİLESİNİN < HOMİNİDEA AİLESİNİN < HOMO CİNSİNİN < SAPİENS TÜRÜNÜN < YAŞAYAN IRKLAR ALT TÜRÜNDE yer alır. Yukarıda da değinilmeye çalışıldığı gibi, günümüz insanının genetik yapısı geriye doğru incelendiğinde köken olarak diğer tüm canlılarla, ortak ata olan tek hücreli ilk canlıda buluştuğu görülür. Başka bir deyişle, bitkilerle, hayvanlarla, bitki mi hayvan mı olduğuna karar verilemeyen mikroskobik canlılarla genetik bağlarınızın bulunduğu, canlı türleri olarak diğerlerinden üstünlük, onurluluk iddiamızın her türlü dayanaktan yoksun olduğu, savunma ve beslenme zorunluluğu olmadıkça hiçbir canlıya kıymamızın doğru olmadığı ayan beyan ortadadır.

Bir Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir