BİR UZUUUN ISLIK…
Yirmi beş yıl kadar önceydi. Kocapınar’ı ve çevresini ağustos güneşinin kavurucu sıcağından korumaya çalışan devasa çınarların gölgesinde havadan sudan söz ediyorduk her zamanki gibi. Kim olduğunu bir türlü anımsayamadığım dedem yaşında bir amca, “Eeey çucuk, bu çınarları buraya dikenlerden Allah razı ulsun, bu gülge burda olmasaydı bu sıcakta ne yapacaydık?” dedi.
Dedem yaşındaki bu ihtiyar, Kocapınar’ı Kocapınar Köyü yapan bu en az bin yıllık çınarları dikenlere ve sonra da bu güne kadar koruyanlara duyduğu minneti ve saygıyı, bana yöneltilmiş bir soru biçiminde ortaya koymuştu. Kendisi dünyaya gelmeden en az bin yıl önce bu su kaynağının çevresine dikilmiş ya da kendiliğinden bitmiş çınarların değerini ağustos sıcağından bunalınca anlayan yaşlı amcaya konuyla ilgili sorular yöneltmek geldi içimden: “Bey Amca,” dedim, “Bu çınarları buraya dikenlerden Allah elbet razı olsun, ama koruyanlardan da razı olsun. Örneğin sen, istesen bunları kesebilir miydin?” Bey Amca, sözün nereye akacağını bilemedi ve yanıtladı: Elbet kesebilirdim ama kesmedim, çünkü gürdüün gibi erkese faydalı. Erkese faydalı ulan aacı nasıl keserim be yav.”
Bey Amca, ağaçların herkes için yararlı olduğunun farkındaydı ama bu farkındalık onun yaşamını ne ölçüde yönlendirmişti? Sorularımı sürdürdüm: “Bey Amca, kaç yaşındasın?” Sorumu hemen yanıtladı: “Seksen bej be kuzum!” “Peki Bey Amca, Allah sana daha çok uzun ömürler versin. Kocapınar’ı gölgeleyen çınarlara balta vurmadığın için çok çok sağ ol. Ama gerekli oldukça herhalde bütün köylüler gibi sen de ağaç kesmişsindir. Seksen beş yıllık ömründe kaç ağaç kestiğini söyleyebilir misin?”
Bey Amca sorumu ciddiye aldı ve bir hayli düşündükten sonra sağ eliyle havada bir çok daire çizip “fiiiuuuuy” diye uzun bir ıslık çalarak, ömrünce kestiği ağaçların adeta sayısız denecek kadar sok olduğunu anlatmaya çalıştı… Onun bu yanıtı üzerine bir soru daha sordum: “Peki Bey Amca, Seksen beş yaşına kadar kestiğin sayısız ağaca karşılık, doğaya borcunu ödemek için kaç ağaç diktin?” Bey Amca, yine uzun uzun düşündükten sonra iki elini de ileri uzattı, avuçlarını göğe çevirip mahcup bir edayla “İc be kuzum…” dedi. O günden sonra artık kendime de çekilmez gelen ukalalığımla: “Demek ki şu dünyada senin elinle dikilmiş bir tek ağaç yok, ha? Öyleyse sen doğaya sayısız ağaç borçlusun. Ama vakit henüz tümden geçmiş değil, cebine meşe palamutları ya da başka ağaç tohumları doldursan, kırda yürüyüş yaparken bastonunun ucunu toprağa batırıp açılan deliğe bir pelit ya da başka bir ağaç tohumu koysan ve üstüne basıp geçsen bu tohumlardan en az biri mevsimi gelince yeşerir. İşte sana bu dünyada senin elinle dikilmiş bir ağaç… Bunu yapabilir misin?”
Bey Amca sıkılgan bir ifadeyle “Aklısın be kuzum, yapacayım. Ülmeden önce bu dünyada benim de elimle dikilmiş bir aaç olsun. Dikeceyim, dikeceyim… Em erkez de büyle yapsın…” Sesinin tonu da, yüzünün rengi de değişmişti. Ansızın, işlediğim ayıbın farkına vardım: Dedem yaşındaki adama ders vermeye kalkışmıştım. Birden, oradan uzaklaşma gereğini duydum. İzin isteyip kalktım, yanıtını beklemeden yürüdüm. Bir uzaklaşma değildi bu aslında, düpedüz bir kaçıştı. Yürürken bu kez kendime de sordum: “Eee Remzi KISA, utanmadan deden yaşındaki adama ders vermeye kalkıştın, peki sen ömrün boyunca kaç fidan diktin? Elbet de hiç…” Utancımdan yüzüm kızardı… Hele ki çevrede bu halimi görecek kimse yoktu.
O günden bu yana elimle diktiğim ve dostlarıma diktirmeye çalıştığım her fidanla o gün işlediğim ayıbın yüreğimdeki izlerini silmeye çalışıyorum. Bir yandan da düşünüyorum: “Ömrünüz boyunca kaç fidan diktiniz?” sorusuna “Hiç!” yanıtını verecek ne kadar çok insan var toplumumuzda!..
NOT: Bey Amca, Türkçeyi Pomak şivesiyle konuşurdu.