İNSANLIK BORCUNU ÖDEMEK

“ Amca, biy ekmek payası veyiy misin…”

Gündüzün sıcaklığıyla bir kısmı eriyen kar
birikintilerinin akşamın ayazında yeniden donmaya başladığı , havanın kararmaya yüz tuttuğu o soğuk şubat günlerinden birindeydi. İşten çıkmış , bir an önce sıcak evime ulaşmanın telaşıyla çevreme bakmadan, kayıp düşmemek için yalnızca bastığım yere dikkat ederek yürümeye çalışıyordum. Çarşı camiinin duvarı boyunca ilerlerken birkaç adım arkamdan gelen zor duyulur bir sesle irkildim: “ Amca, biy ekmek payası veyiy misin ?”

Dönüp baktım… Minicik bir kız çocuğuydu. Ancak üç yaşında olabilirdi. Cami bahçesinin duvarı dibine sığınmış, dondurucu soğuktan korunmasına yetmeyen incecik giysisi içinde iyice büzülmüştü. Titriyordu. Yüzü, elleri mosmordu. Ne yaptığının bilincinde olmadan dilen- meye çalışıyordu. Önünden geçip gidenlerin çoğuna duyuramadığı umutsuz, ağlamaklı sesiyle arada bir tekrarlıyordu: “ Amca biy ekmek payası veyiy misin ? ”

Gerçekten aç mıydı ? Gerçekten ekmek parası bile kazanamayan bir ailenin çocuğu muydu ?
Böyle soğuk bir günde, havanın kararmaya yüz tuttuğu bu saatte bu küçücük kızın kendi iradesiyle gelip burada dilenmesi her halde mümkün değildi. Birileri tarafından buna zorlanmış olmalıydı. Birilerince getirilip oturtulduğu, soğuktan büzülüp kaldığı bu duvar dibinde hep aynı sözü tekrarlayıp duruyordu: “ Amca, biy ekmek payası veyiy misin ?”

Bu dondurucu soğukta duvar diplerinde oturtulup dilendirilen kim bilir kaç çocuğumuz vardı!
Kim bilir kaç aile minicik çocuklarını dilendirip geçinme çaresizliğinde ya da ahlaki sefaletin-
deydi.

O minicik insan yavrusunu o şartlarda eve ekmek getirmeye zorlayan aile ister gerçekten çaresiz isterse duygu sömürüsüyle geçinmeyi meşru sayan ve o çocuğu buna alet edecek kadar canavarlaşmış bir varlık olsun, vicdan sahibi insanlar olarak, ulus olduğunu iddia eden toplum olarak ve demokratik – laik – sosyal – hukuk devleti olarak, o minicik insan yavrusunu o soğukta, o çaresizlik , o savunmasızlık içinde bırakarak, sadece onu oraya oturtan ailesini suçlayıp, sırtımızı dönüp gidemeyiz.

Gidemez miyiz ?

Gitmiyor muyuz ?

Kim bilir kaçımız bu çocukları görmezden gelerek sıcak evlerimize sığındık, sıcak çorbaları mızı kaşıkladık o soğuk şubat akşamında; içkimizi yudumladık keyifle ya da verdiği nimetlerden dolayı el açıp Tanrıya şükürler ettik. Kim bilir kaç politikacımız, kaç iş adamımız o günkü başarılarını eşe dosta övünerek anlatıp durdu…

Olmadı hanımefendiler; Olmuyor beyefendiler ! Bu çocuklarımızı görmezden geldiğimiz ya da işi bir sadakayla geçiştirdiğimiz, onları dilenmeye zorlayan yaşam koşullarını ortadan kal-dırmadığımız, o çocukların da kendi çocuklarımız gibi beslenme, sağlık, güvenlik ve eğitim hizmetlerinden yararlanmalarını sağlayacak bir düzenleme için elimizden geleni yapmadığımız, o minicik insan yavrularına ciddi ciddi sahip çıkmadığımız sürece ne olmaya çalışırsak çalışalım, kendimizi ne kadar önemsersek önemseyelim, bilgimize, becerimize, yeteneklerimi ze, servetimize, rütbemize, makamımıza, iktidarımıza … ne kadar güvenirsek güvenelim, kendimizi kandırmaktan başka bir şey yapmış olmayız.

Bu çocuklara sahip çıkmak insanlık borcumuzdur… Manava, markete … borçlarımızı elbet ödeyelim; ama asıl büyük borcumuz insanlık borcudur. Öyleyse gelin önce insanlık borcumuzu ödeyelim. Kendimizi, toplumumuzu ve devletimizi bu çocuklara sahip çıkma konusunda gücümüzce zorlayalım. Ancak bunu yaparsak insanca davranmış oluruz.

Bir Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir