BÜYÜK MÜYÜZ KÜÇÜK MÜ ?
Şu uçsuz bucaksız evrende ne kadar yer kapladığını bilmediğimiz dünyada bir toz zerresince bile yeri olmayan bizler, bu gün diğer varlıklarla, canlılarla birlikte var ve yaşıyor olmanın keyfini çıkaracağımıza son derecede saçma bir üstünlük yarışına girişiyor, kendimize eşref-i mahlukat payesini yakıştırıyoruz. Bu da yetmiyor, eşref-i mahlukat arasında kendimizi başkalarından genellikle büyük görüyor ve karşımızdaki küçük (!) yaratıkların önümüzde eğilmelerini, elimizi öpmelerini bekliyoruz. Önümüzde eğilir, elimizi öperlerse, “Berhudar ol, el öpenin çok olsun” falan diyoruz, ya da çok doğal bir borçlarını ödemişler gibi sessiz kalıyoruz. Ya elimizi öpmez, önümüzde eğilmez, ayaklarımıza kapanmazlarsa? Vay saygısızlar, vay görgüsüzler, nankörler falan…
Bu hastalıklı büyüklük, saygınlık vehmimiz nereden geliyor? Hiç kuşku yok ki hazmedemediğimiz sosyal, ekonomik, siyasal, hiyerarşik v.s. konumumuzdan! İflah olmaz makam sarhoşluğumuzdan, ayağımızı yerden kesen “Ben neymişim be abi!” şaşkınlığından.
Ne var ki, bu büyüklük inancımızın, havamızın temelinde başka bir duygu yatıyor: Küçüklük duygusu! Başka bir deyişle aşağılık duygusu… Büyüklük tasladığımız ya da önemsediğimiz alanlardaki varlıkları bizden fazla olanlar karşısında havamız sönüveriyor, tabir caizse kuyruğunu bacakları arasına kıstırmak zorunda kalan itlere dönüveriyoruz: Evet efendimler, sepet efendimler, isabet buyurdunuzlar, keramet buyurdunuzlar, elinizi ayağınızı öpeyimler ve daha ne rezillikler…
El ayak öpmek de, öptürmek de çok çok ayıp oysa! İnsana hiç mi hiç yakışmayan davranışlar. İnsan olan kişiye yakışmaz ikisi de! En iyisi dimdik durmak. Boş verelim büyüklüğe de küçüklüğe de. Ne kimsenin önünde eğilelim ne de kimse önümüzde eğilsin! Ne kimse elimizi öpsün ne de biz kimsenin elini ayağını öpelim. İnsan olalım, kendimiz olalım yeter. Elbet kimseye saygısızlık etmeden, dik durmakla saygısızlığı birbirine karıştırmadan.