İKİNCİ TUR YOK!

Şu yaklaşık beş milyar yıllık dünyanın kendi yakıştırmamız olan şu yirmi birinci yüzyılının onuncu yılının sonlarında, Kuzey Yarıkürenin şurasında var olma, yaşama şansını yakalamışız. Görebiliyorsak gök yüzünde yağmur, kar, sis, bulutlar, Ay, Güneş, yıldızlar, Samanyolu,
Kuşlar, uçaklar… Yeryüzünde sayısız bitki, hayvan türü, böcekler,
otlar, çiçekler, meyveler, renkler, insan yapısı sayısız tür ve çeşitte araç gereç… İşitebiliyorsak rüzgar sesi, yağmur sesi, kar sesi, su sesi, koyun kuzu sesi, çıngırak sesi, kurt, kuş, böcek sesi, insan sesi, çocuk sesi, yar sesi… Ve lanet olası bomba sesi, top – tüfek sesi, tank sesi… var.

Çevremizi kuşatan, uzayı tıklım tıklım dolduran nesnelerden, seslerden, renklerden, hareketlerden ne kadarını algılayabiliyoruz, algıladıklarımızdan ne kadarını anlıyor ya da anlamlandırabiliyoruz ki? Ev ve işyeri komşularımızdan, iş yeri arkadaşlarımızdan, alış veriş yaptığımız insanlardan, okulumuzdan, öğretmenlerimizden, öğrencilerimizden, mahallemizden kaç kişiyi yeterince tanıyoruz, kaçının adını, sevinçlerini, sorunlarını, dertlerini… biliyoruz ki? Çevremizdeki kaç köye, kaç kasabaya, kaç şehre gidebildik; tanınmaya, gezilip görülmeye değer yerlerini gezip görebildik?

Şu güzelim dünyaya yabancı geldik, yabancı gidiyoruz. Ne doğal çevremizi ne toplumumuzu ne çocuklarımızı, ailemizi ulusumuzu önemsiyoruz. Doğrusu bu ya kendimizi bile yeterince tanıma niyetimiz de, çabamız da yok.

Çoğumuz farkına varmamış, öğrenememiş olsak da tıpkı tek tek insanlar gibi, insanlığın da bir bebeklik, bir çocukluk, bir gençlik, yetişkinlik, olgunluk çağı var. Bebekler nasıl doğumdan sonra annelerinden başlayarak çevrelerindeki varlıkları fark etmeye, fark ettikleri nesneler arasındaki farkları da fark etmeye ve bu farkları anlamak ve anlamlandırmak için annelerine “Bu ne, bu nasıl olmuş, bunu kim yapmış?” diye sonu gelmez sorular sormaya başlarlarsa, insanlık da en iyi gelişmiş zekalarıyla, bilgeleriyle “Bu nedir, neye yarar, nasıl oluşmuştur ya da kim tarafından yapılmıştır…” gibi sorular sormaya başlamış ve bu soruların yanıtlarını bulmaya çalışmıştır. Bu sorulara insanlığın bebeklik çağında verilen ilk yanıtlar, zorunlu olarak insanlığın o dönemlerdeki bilgi ve deneyim birikimlerince şekillendirilmiş, yani o günlerin toplumları nasıl eli sopalı zorbalarca hayvan sürüleri gibi yönetiliyorsa, doğa olaylarının da zorba doğaüstü güç sahiplerince kararlaştırılıp gerçekleştirildiği açıklamaları üretilmiş, somut olarak insanların karşısına hiç çıkmamış olan bu varsayımsal yaratıcılar ancak topraktan, taştan, ahşaptan ya da çeşitli metallerden yapılıp tapınaklara yerleştirilmiş heykelleriyle insanların gözünde somutlaştırılabilmiştir. Bu süreç, dünyanın her yerinde ve her zaman tapınak sakinlerinin bu işten büyük rant sağlamaları sonucunu doğurmuş, rantçılar toplumları bu düzeyde tutabilmek için, başka bir deyişle düzeni korumak için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardır.

Ancak insanlığın çocukluk ve ilk gençlik çağındadır ki çağdaşlarının çok çok üstünde zeka düzeyindeki bir takım insanlar doğa ve toplum olaylarının tapınaklardaki heykellerle temsil edilen varsayımsal güçlerce değil, ancak yine birbiri ardınca gelişen ve gelişmek zorunda olan doğal olayların yol açtığı kütle ve enerji birikimlerinin belirli bir düzeye ulaşmasıyla (niceliğin niteliğe dönüşmesiyle) sonsuz neden-sonuç- neden-sonuç… (tez – karşı tez – sentez) zincirine yeni fakat öncekilerden farklı halkalar oluştuğunu, bu farklılaşarak oluşma sürecinin sürüp geldiğini ve sürüp gideceğini anlamaya başlamışlardır.

İnsanlığın kısaca felsefe diye adlandırılan, doğayı, toplumu ve insanı anlama çabalarının bu düzeyi, hiç kuşku yok ki tapınak sakinlerinin (rantçılarının) keyfini ciddi biçimde kaçırmış, tapınak sakinleri filozoflara karşı ellerinden gelen her türlü saldırıda ve direnişte bulunmuşlardır. İnsanlık bir yandan bu çatışmayı yaşarken bir yandan da yine en zeki çocukları eliyle her şeyi ölçüp biçmeye, tartmaya, saymaya, gözlemlemeye, tekrar tekrar deneyip aynı sonuçları almaya… başlamış, bu çabalardan da bilim doğmuştur. Kuşku yok ki tapınak sakinleri (rantçıları) bilimle uğraşanlara karşı her yolla direnmeyi sürdürmüşlerdir. Bu çatışmalar her ne kadar kimi filozofların (bilgelerin) ve bilginlerin büyük acılar çekmelerine, canlarından olmalarına da yol açmış ise de sonuç olarak insanlığın en azından bir kesimi bilimin ve felsefenin nimetlerinden yararlanabilecek aydınlık düzeye ulaşabilmiştir.

Peki, biz, dünyanın şurasında, şu zamanda, şu güzelim ülkede yaşayanlar bu uçsuz bucaksız evrenin, bu sonsuz zengin dünyanın, dağların, ovaların, ormanların, kuşların, böceklerin, çiçeklerin, çocukların, çocuklarımızın… insanların, yer yüzünün, gökyüzünün, insanların ürettiği güzelliklerin, sanatın, bilimin, müziğin, köyümüzün, kentimizin, ülkemizin, ulusumuzun, felsefenin, bilimin,
kurulmaya değer dostlukların… farkında mıyız? Farkındaysak ne güzel! Bunları fark etmemişsek ve daha kötüsü fark etmeye değer bulmuyorsak çok yazık… Unutmayalım ki bu güzelim dünyaya, bu sonsuz evrene insan bilinciyle gelme şansını yakalamış isek de asıl şans, ömrümüzü bütün bunları en iyi algılayacak, en doğru anlayıp yorumlayacak, güzellikleri en çok fark edip tatlarına varacak, gönlümüzü kendimiz, eşimiz, çocuklarımız, yakınlarımız, dostlarımız, ulusumuz ve tüm insanlık da dahil olmak üzere canlısı ve cansızıyla tüm evreni sonsuz bir ilgiyle, sevgiyle, saygıyla, hayranlıkla, anlayış ve hoşgörüyle kucaklayacak biçimde genişleterek geçirebilmektir. Ömrümüz, bunu yapabildiğimiz ölçüde anlam kazanır. Bilincimiz, bilgi birikimimiz, gönlümüz insanlığın ilkçağdaki algılama, anlama ve genel birikimi düzeyinde saplanıp kalmışsa, hala tapınak rantçılarının güdümünden kurtulamamışsak biyolojik olarak yirmi birinci yüzyılda yaşıyor olmamızın ne anlamı olabilir ki? Bir düşünür, “Ne kadar yaşadığımız değil, nasıl yaşadığımız önemlidir.” diyor. Gerçekten doğru bir söz! Kinlerle, nefretlerle, düşmanca duygularla geçirdiğimiz zamanlar ömürden sayılabilir mi hiç?

Bu dünyadaki varlığımızın ikinci turu yok! Bu turda ne kadar görebilirsek, ne kadar gezebilirsek, ne kadar okuyabilirsek, ne kadar dinleyebilirsek, ne kadar tanıyabilirsek, ne kadar dostluklar kurabilirsek, kendimize, ailemize, dostlarımıza, tüm dünyaya, insanlığın tarih boyunca ürettiği bilim, sanat ve düşünce ürünlerine… ne kadar ilgi, sevgi, saygı, dostluk sunabilirsek ancak o kadar yaşamış sayılırız. Ömrümüz en büyük servetimizdir. Boşa harcanmış bir saniyemiz bile giderilemez ağırlıkta zararımızdır. Unutmayalım: İkinci tur yok. Ne kadar dolu yaşayabileceksek burada ve şimdi!

Bir Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir