Derin, karanlık, merdivensiz bir kuyunun dibinde bulunduğunuzu var sayın. Çevrenize baktığınızda ne görürsünüz? Karanlık nedeniyle ancak el yordamıyla algılayabildiğiniz görünmez bir duvar ve gündüzse tepenizde bir avuç mavi gök yüzü, geceyse ay ya da birkaç yıldız… Görebildiğiniz her şey bunlardan ibaret. İçinde bulunduğunuz durum hoşnut edici değil, berbat, ürkünç. Canınızın derdine düşersiniz. Hele ki yalnız
Kar yağışı pek çok insan için zevkle, sevinçle seyredilen bir doğa olayıdır. Ocağınız tütüyorsa, sobanız gürül gürül yanıyorsa, eviniz sıcacıksa, karnınız tok, sırtınız da pekse, üstelik sağlık sorununuz da yoksa, kar yağışını seyretmenin keyfine doyum olmaz. Pencerenizin önünden ayrılmak istemezsiniz. Derken içinizdeki o büyümek bilmeyen çocuk sizi elinizden tuttuğu gibi sokağa, savrulan kar tanelerinin arasına
Gerçek yaşamda olmaz böyle şeyler ya, oldu diyelim; Alaeddin’in cini karşınıza çıkıp “Dile benden ne dilersen.” dese, ne dilerdiniz?” Rüya gibi fırsat olurdu bu, pek çoğumuz hanlar, hamamlar, fabrikalar, gemicikler, cebren toplanan takılar ve mücevherlerle patlayasıya dolu kasalar, saraylar, sevgililer, şan şöhret falan isterdik değil mi? Gelin, görün ki herkes bizim gibi düşünmüyor. Biz küpümüzü
Kimi insanların buldukları her fırsatta, her yerde, sohbet ya da tartışma konusu ne olursa olsun, yerli yersiz söze girerek “Ben, ben, ben…” diye diye kendilerini gündemin baş konusu haline getirdiklerine pek çok kez tanık olmuş, uzun süre sabırla dinledikten sonra sıkılmış, kurtuluşu toplantıyı usulca terk etmekte bulmuşsunuzdur. Kendilerini gündemin ilk ve tek maddesi yapmaya çalışanlar
“Gökte bir öküz varmış, adı Pervin Bir öküz de altındaymış yerin Sen asıl iki öküz arasında Tepişmesine bak eşeklerin” Günümüzden bin yıl kadar önce yaşamış Ömer Hayyam. Matematikçi, gökbilimci ve bilge… Gökyüzü kadar yeryüzünü, insan davranışlarını da gözlemiş. İnsanların bencilliklerini, ikiyüzlülüklerini, saçmalıklarını, ahlaksızlıklarını, bilgisizlikten kaynaklanan boş inançlarını, bu inançlardan kaynaklanan kavgalarını, yobazlıklarını alaya alan dörtlükler
Şafak vakti. Dolunay batı ufkuna yaklaşmış. Ay ışığı açık pencerenizden yatak odanıza dolmuş. Uyanıyorsunuz. Aynı yastığa baş koyduğunuz insan yanınızda huzur içinde uyumaya devam ediyor. Evi için, ailesi için gün boyu çalışıp yorulan bu güzel insan sizin eşiniz, sevdiğiniz. Derin bir sevgi ve saygıyla, uyandırmaya kıyamadan, hafifçe saçlarını okşuyorsunuz. Biliyorsunuz ki o, kendisini yuvasına adamış.
Biz mi? Elbet biz! Şerefliyiz! Hem de nasıl! Hatta çok şerefliyiz, hatta eşref-i mahlukatız. Yani ki varlıkların en şereflisiyiz! Aşağısı da kurtarmaz. Yoksa kurtarır mı? Kurtarmaz, kurtarmaz… Eşref-i mahlukatız, ötesi yok! Neden mi? Şundan: Her şeyin en iyisini biz biliriz. Biz hiç yanılmayız. Biz doktor değiliz ama doktordan daha bilgiliyiz tıp alanında. Hukuk eğitimi almadıksa
Ne çok şeyden korkarız çoğumuz; yılandan, çıyandan, böcekten, örümcekten, yırtıcılardan, trafik kazasından, iş kazasından, psikopat saldırısından, sapık saldırısından, işsiz kalmaktan, soyulmaktan, varlığımızı yitirmekten, yakınlarımızı yitirmekten, iftiraya uğramaktan… Ve daha kim bilir nelerden korkarız. Bu korkularımızı yaşamamak için gücümüz yettiğince önlemler almaya çalışırız. Bunun için yasalara, toplumun koyduğu kurallara elimizden geldiğince uymaya özen gösteririz. Ne var
“Devleri yakından gördüm, hepsi de cüceydi!” diyor şair Gülten AKIN bir şiirinde. Bu dize, bir nedenle gözümüzde çok büyüttüğümüz ya da etkisi altında kaldığımız propagandalarla yerlere göklere sığdıramadığımız kişileri yakından tanıma fırsatı bulduğumuzda hiç de hayal ettiğimiz gibi, bize anlatıldıkları, yutturuldukları gibi olmadıklarını görerek uğradığımız düş kırıklıklarının şiirsel anlatımıdır. Toplumsal kültürümüz bizi her durumda çaresiz,
“Görmeyiniz, duymayınız, söylemeyiniz…” Ya da “Görmedim, duymadım, söylemedim…” sözleriyle ve biri gözlerini, ikincisi kulaklarını, üçüncüsü de ağzını kapatan üç maymun görüntüsüyle önerilen bir davranış biçimi var: Toplumları çürüten, bireylerin toplumsal değerlerini sıfırlayan, cinayetlere, hırsızlıklara, güçlülerin güçsüzleri gönüllerince istismar etmelerine göz yummamızı öneren bir davranış biçimi. Bir çeşit toplumsal kanser! Kendimize çokça yakıştırdığımız bu üç maymun